|
.
reklam
Burada birbirinden güzel şiirler derledik.. Bu şiir kategorisindeki sizler için seçtiğimiz en güzel şiirlerin listesi:
reklam
Benim hayatla ilgili bir
sorunum var
Benim, hayatla ilgili bir sorunum var
Yaşamak bazen umarsız bir ağrı gibi karnımda
Bazen çıplak tenimde yanan eylül güneşi
Bilmiyorum fark eder miydi; olsaydın yanımda
Sürüklenen felaketimin var mı bir eşi...
Bir anlamı var mı yaşamanın?
Ya da kaç kez sorulmuştur bu soru...
Anlamaya çalışmak hayatı, işte ölümcül korku
Yaşamı olduğu gibi bırakacaksın
Ya da ölümlüler arasına akacaksın
Mutlu olmak istiyorsan,
Söyleyecek bir sözün olmayacak
Ya da bir fikir, kaşımayacak damarlarını acıtarak
İncinmeyeceksin bakışlarından yerkürenin
Ve yalnızlık, semtinden uzak olacak.
Benim hayatla ilgili derdim var
Çünkü hayat, ölüme yaklaştırıyor beni hergün
Gözbebeğimi yiyor bir şey; karanlıktan bile koyu
Oysa başka biri uyuyor tenimin altında
Ve nefret ediyorum kendimden geceler boyu
Eğer yazarken, en erken senin kalemin bitiyorsa
En çok sen ıslanıyorsan kırkikindilerde
En çok sen üşüyorsan temmuzun ortasında
En çok sen yanıyorsan ayazında kışın
Mutlu olamazsın, biliyorsun
ŞİİRLERARASI YOLCULUK
Duygularımıza cemre düştüğü an tohumlar ekmiştik
yüreğimize. Soğuk ve durgun geçen dönemde hep hazırdan
yediğimizden, kelime hazinemiz tam takırdı. Açlık kapıya
dayanmıştı. Üstelik ektiklerimizin hasatına da daha çok
zaman vardı.
Doğduğumuz şiirden, harfi, kelimesi altın, doyacağımız
büyükşiirlere gitmek gerekiyordu. Nasıl olsa vasfımıza
uygun bir dize bulma ihtimali vardı büyükşiirlerde. Dize
olmasa, kelime, kelime olmasa hece ile yetinebilirdik.
Ne de olsa kıt kanaat okumaya alışmış, asgari harflerle
yaşamayı öğrenmiştik.
Duygularımızın uçan halısının havası inmiş lastiklerini
şişirip yola koyulduk. Küçük dizelerden oluşan Aşk
şiirlerine ulaşmıştık. Rakımı düşük, kelime olamamış
heceleri oluşturan harf nüfusunun yoğun olduğu aşk
şiirlerinin arasında mola verdik. Harfler ya ş(aşk) ın
ya savaş(k) halindeydiler. Acıkmıştık, bir şeyler yemek
istedik. Pişmiş aş(k) a su katıldığını gördük.
Kokuşmuşluğu tiksinti vericiydi. Sifonu bozuk
dörtlüklerin ortasındaki enkazda Tosun eserlerini
imzalıyordu hayranlarına. Öfke ile yolculuğumuza devam
ettik.
Sürekli göç alarak imla plansız bir şekilde büyümüş
şiirlerin içinden geçtik. Ne harfler ne heceler ne de
kelimeler bir birleriyle kaynaşmamıştı. Şiire yabancı
bir şekilde dizelere yerleşmişlerdi. Bir süre sonra
doğdukları şiire kesin dönüş yapacak gibiydiler.
Bunlardan türeyen yeni nesil harfler ve heceler ise
hangi şiirin duygusuna göre büyüyecekleri
kararsızlığının ikilemi içindeydiler.
Varoşları bol şiirlere doğru ilerliyorduk. Meyvesi duygu
olan tek bir ağaç yoktu. Bu şiirlerde bütün yük dişi
harflerin sırtındaydı. Erkek harfler şiirin ortasında
bir dizenin etrafına çöreklenmiş, pişpirik oynuyor,
noktalama işaretlerinin ince belli, sırma saçlı, al
yazmalı bardaklarla ikram ettiği çayları yudumlayıp, yan
gelip yatıyorlardı. İmla hatasına rastlamamış
şaşırmıştık. Şiir çıkışında anladık ki, imla yokmuş
şiirde.
İrili ufaklı şiirler, dizeler, kelimeler aşarak
büyükşiire ulaşmıştık. Yaldızlı ışıklarla parlıyordu
büyükşiirin heceleri. Kiminde sakindi, kiminde
koşturmaca içindeydi harfler. Hecelerden dışlanmış
harfler, şiirin boş alanlarına çadır veya gecekondu
kurmuşlardı. Her türlü ihtiyaca cevap verebilecek
durumdaydı büyükşiirler. Fast food dizelerden tutun da,
işportaya düşmüş ihraç fazlası kelimelere kadar her şey
vardı. Her dize kendine uygun olanlara hizmet ediyordu.
Lüks dizelere kolay girilemiyordu. Eğer kendi şiirinden
gelmiş bir tanıdık veya bir hemşeri kelime elinden
tutmuyor, kılavuzluk etmiyorsa büyükşiirlerde barınmak
mümkün değil. İşte o zaman anlaşılır ki, büyükşiirlerin
harfi hecesi altın değilmiş.
Şiirlerarası hızlı gidilse de şiiriçinde sürat yapmamak
gerekiyordu. Kontrolsüz virgüllerden çıkan harfler sağa
sola bakmadan dalıyordu dizelere. Her an bir travma
riskiyle karşı karşıya kalınabilirdi. Ayrıca her şiirin
kendine göre bir özelliği, bir güzelliği vardı. Gerek
bunları ve gerekse kelimelerın, dizelerin mimari
yapısını, şiirin doğal, kültürel zenginliklerini iyice
görmek için Şiiriçinde yaya dolaşmak en güzeli.
Geri dönme zamanı gelmişti. Eli boş dönmek olmaz diye
düşünüp, ağlak kelimelere sattığım mendillerden,
eksozuna boğulduğum hecelerin camlarını silmekten
biriktirdiklerimle kendi şiirime döndüm. Oh be,
hecesini, kelimesini sevdiğim canım şiirim, nasıl
özlemişim seni.
Yiyip içtiğin senin olsun, okuyup gördüklerini anlat
diyenlere “ŞİİRİÇİNDE SÜRAT YAPMAYINIZ, HATTA YAYA
DOLAŞINIZ” diyorum.
Kaybolan Hayatlardan
Damlalar-1-
Bir zamanlar, küçük bir kasabada, Saffet (Karabacak
lakaplı) adında; saf ve temiz yürekli biri yaşıyordu.
İri yarı, elinde baston olarak kullandığı kalın bir dal
parçası, üzerinde yırtık siyah bir paltosu ve kirden
yüzü, sakalı kararmış biri yaşardı. Pek kimseyle
konuşmaz ya da konuşmak istemezdi. Askerlikten önce,
güreşlerde onun sırtını yere getiren olmamıştı. Bilek
güreşlerinde de kimse ona dayanamıyordu. Ne olduysa
askerlik dönüşü oldu.
Birgün evleri gece yarısı yanınca anne ve babası öldü.
Nedense o gün, Saffet evde yoktu. Kimseye söyleyemedi
nerede olduğunu. O günden sonra, ağzını bıçak açmadı.
Kendini yargılayıp infaz etmişti sanki. Evlerinin
bahçesine konu komşu tek odalı kulübe yaptılar.
Hergün kasabanın dışındaki küçük kulübesinden çıkar,
köyün zenginlerinden (ağası diyelim) birinin bahçesine
gider, saatlerce çalışırdı. Ağasının çağırmamasına
rağmen giderdi. O zamanlar bunun nedenini kimse
bilmiyordu. Ya da bilenler vardı da susuyordu. Ağası bir
tek onunla ilgilenmez, teşekkür bile etmezdi
yaptıklarına. Ama o, yine de giderdi hiç aldırmadan.
Orada olmaktan mutluluk duyardı. Önüne bir tas çorba ve
bir kuru ekmek verip, gönderirlerdi. Hiç teşekkür eden
olmamıştı çalıştığı için. Belki de o, teşekkürü de
beklemiyordu.
Bazen bizim evin önünden geçerken ben bir köşeye kaçar,
saklanırdım. Elindeki bastonla vurur diye. Annem kapının
eşiğine oturmuş olan Karabacağa yiyecek bir şeyler
verirdi. Birgün onun bakışlarıyla karşılaştım. Hiçte
öyle söyledikleri gibi değildi. Bir kedinin ürkek
bakışları vardı gözlerinde. O günden sonra saklanmadım
köşelere. Ama yine de tedirgin hissederdim, onu görünce.
Hergün gidip geldiği yolda, yaşlı bir komşusu vardı.
Arada bir “oğlum, kendini niye böyle ezdiriyorsun. Değer
mi? ” dediyse de aldırmazdı. Arada bir küçük tebessüm
eder, geçerdi. Birgün hastalandı. Evine kimse gitmedi.
Bir tek yaşlı adam gitti ziyaretine. O giderken bazıları
yiyecek bir şeyler gönderirlerdi. Ağası da işleri çoktu
herhalde, geçmiş olsuna da gitmedi.
O yıl, şubatın en sert günleri yaşanıyordu. Birgün tipi
ve kar herkesi eve mahkûm etti. Üç gün çıkamadılar. Üç
gün sonra çıktıklarında Karabacak akıllarına geldi.
Yaşlı adama “bir bakıversen, Karabacak ortalıkta
görünmüyor”, dediler. Yaşlı adam, kulübeye gittiğinde
acı olaya tanık oldu. Evin içi buz gibiydi. Kırık cama
yapıştırılan karton yere düşmüş, içeriye tipiyle kar
girmişti. Somyanın üzerinde Karabacak, iki büklüm
yatıyordu. Yanına yaklaştığında, acı gerçeği gördü.
Yaşlı adam donakalmıştı bir süre. Karabacak ölmüştü.çok
sevdiği kedisi etlerini koparmıştı açlığında. O, hiç
çıkarmadığı paltosunun cebinden; bir mektup, bir de
siyah beyaz resim çıktı. O gün anladılar ki, neden
hergün oraya gittiğini. Ağanın, kaçıp giden küçük kızı
Zeliş’in resmiydi sakladığı ve onun gönderdiği ayrılık
mektubuydu, yıllarca cebinde saklayıp da atamadığı.
Cenazesi çok kalabalıktı. Sağlığında yanında olmayanlar,
son yolculuğunda hınca hınç doldurmuştu. Belki onun acı
ölümü onları etkilemişti. Belki de günahlarından bu
yolla arınacaklarını düşündükleri için gelmişlerdi. Ya
da son pişmanlıklarını yaşadıkları için gelmişlerdi. O
gün ağa bile gelmişti. Bir tek yaşlı adam yoktu.
Cenazeden sonra duydular ki o da cenazeye gelirken, kalp
krizi geçirip ölmüş.
Hayat bazen böyle küçük, bazense büyük ve derin oyunlar
oynuyor. Aslında hayat, hergün derslerle dolu bir
okuldur. Kimi zaman insanı olmadığı yerlere götürür.
Kimi zamanda olduğu yerden aşağı düşürür. Gelin
hayatımızda bugün, bakıp da göremediklerimizi görmeye
çalışalım. Onlar gözümüzün önünde yok olmadan… SON…
Hayatlarımızı Attık Kör Bir Kuyuya
Önce
Duygularımızı
Attık
Kör
Bir Kuyuya
Körelttik
Duygularımızı
Sonra
Gözümüzü
Karalttık
Sahip Olma
Hırsına
Sanki
Neye
Ne Kadar
Sahip Olacaksak
Bu
Sabun Köpüğü
Balonlu Dünyada
Derken
Kendimizi Kaybettik
Düştük
Kör Bir Kuyuya
Kör Ettik
Bencilliklerimiz
Yüzünden
Güzellikleri
Gören
Güzel
Gözlerimizi
Atarız
Kör Bir Kuyudan
Yukarıya
Bizi Duymaları İçin
Acı Bir Çığlık
Yanında
Kör Bir Kuyuda
Kör Olmuş
Gözlerimizden
Akan
Nankör
Gözyaşları
İadeli Taahütlü
Yaşanmışlıklarımıza
Gönderilen
Siirlerimdeki sevda
Sair oldum sevginden
Vazgecemem siirlerimden
Yaziyorum gece gündüz
Bahsediyorum hep senden
Dinleyipte duymadinmi?
Duydunda anlamadinmi?
Merak ettim söylermisin
Bu bana bir numarami?
Yoksa sormazdin kime diye
Söyliyemiyecegimi bile bile
Duymakmi istiyordun benden
Seviyorum seni ölesiye
Bilmem,daha ne söyliyeyim
Yetmiyormu ki siirlerim
Dinle bir daha dinle
Siirlerimde söyliyeciklerim
Yok benim senden baska
Sevdigim inan bana
Belkide inanmiyacaksin
O sensin,siirlerimdeki sevda |