|
.
reklam
Burada birbirinden güzel şiirler derledik.. Bu şiir kategorisindeki sizler için seçtiğimiz en güzel şiirlerin listesi:
reklam
Ürkütücü Değil Ölüm
Sürekli izleniyorsun
Bir av hayvanı gibisin
Av alanı içerisinde
Sürekli izleniyorsun
Sürekli kovalanıyorsun
Ölüm gelip kapına dayanınca
Pusuya düşüpte de bekleyince
İşte o an ölüm geliyor aklına
Ölüm ürkütücü değil aslında
O ilk ateş başlayın ca
Che Guavera'sın
Bir stratejisyen'sin
Bir ceylansın
Ölümdem kurtulmak için
Her yolu denersin
Ölüm
Ölüm ürkütücü degil aslında
O ilk ateş başlayınca
Ölüm gidiyor aklından.
ÜRKÜTÜCÜ ARMONİ
20. yüzyılın en büyük kadın romancılarından Virginia
Woolf, soğuk bir kış günü kendini Ouse ırmağının serin
sularına bırakmış yaşama veda etmişse, vardır bir
nedeni...
İkinci dünya savaşının insanlık üzerindeki yıkımı henüz
başladığı bir sıra, Brezilya'da yaşamasına rağmen
tahribata dayanamayan yazar Stefan Zweig, sevgilisiyle
birlikte kendi intiharına koşmuşsa, vardır bir nedeni...
Nazizm taraftarı psikopatlar, 'psikanalizmin babası'
Sigmund Freud'un kitaplarını 'huşu' içersinde, zevkten
titreyerek yakmışsa, mutlaka bir nedeni vardır...
William Reich 'bazı yoksulların niçin hırsızlık yaptığı
değil, bunca yoksulluğa karşın halen daha yoksulların
neden hırsızlık yapmadığı' merakını yenememişse; Küba
Devrimi sonrası bakanlık mevkiini bırakıp elinde
silahıyla Che Guevera Bolivya dağlarında çarpışa çarpışa
ölmüşse; Van Gogh kendi kulağını kesip 'Kulağı Kesik
Adam' tablosunu yapmışsa; ölüm döşeğinde Dostoyevski
karısına İncil'den, 've sonra İsa O'na şöyle dedi: Çünkü
yapılacak en doğru şey buydu' pasajını okumuşsa, vardır
bir nedeni...
Kleopatra'dan vazgeçemeyip karısından ve devlet
adamlığından vazgeçen Antonius aşkı uğruna Roma
Ordusu'yla savaşmışsa, Recaizâde Ekrem genç yaşta
kaybettiği oğlu için 'Ah Nejad' şiirini yazmışsa, Tevfik
Fikret 'Devletse de kanunsa da artık yeter olsun' diye
isyan etmişse, Nâzım Hikmet on yıl boyunca Bursa
Kalesi'nde yatmışsa, Ümit Yaşar Oğuzcan başarısız
intiharlara kalkışmışsa...
Evlenme teklifi reddedilen Mayakovski, 'gelecek mi bana
aşk, gelmeyecek mi' dizelerini yazmışsa...
Nietzsche çıldırmışsa, Van Gogh intihara yeltenmişse,
Zweig ölmüşse, Virginia Woolf ırmağın sularına
gömülmüşse...
Sessiz çığlıkların melodisi yükseliyor karanlığın
içinde; gecenin sessiz çığlığını, o ürkütücü armoniyi
dinliyorum ürpererek... Onları düşünüyorum, onların
yaşamlarını ve sizleri... Ve bu gece sizleri, getirdiğim
cinnetin başmimarı olmakla itham ediyorum... Alnımı
mutfak camına dayamışım; caddenin karanlığını bıçak gibi
kesen sokak lambasının ışığını izliyorum, bir de gecenin
çığırtkan sessizliğini havlamaları ve koşuşturmalarıyla
parçalayan bakımsız sokak köpeklerini.
Çıldırmaya ramak kalışımın tek sebebi, sizleri, sadece
sizleri düşünüyorum; aramızda bir fark olup olmadığını,
duygusal açıdan aramızda herhangi bir uçurum
mevcudiyetinin bahis konusu yapılıp yapılamayacağını.
Gecenin ritmik vuruşlarına, gürültülü sessizliğine kulak
kesilmişim, sizleri düşünüyorum; ve sizlerin
ikiyüzlülüğünü, yalancılığını, sevgisizliğini; her
fırsatta 'dürüst olmak' gerektiğini diline dolamış,
'olduğu gibi görünmek'ten dem vurmuş, 'sevginin
kutsiyeti'ne inanmış, ama kadrini kıymetini yazık ki bir
türlü idrak edememiş sizleri...
Jül Sezar'ın gençlik yıllarında, halkı temsil eden
Marius ile soyluları temsil eden Sulla arasındaki iç
savaşta, Marius'un yanında yer alan kişi olduğunu, bilir
misiniz;
soylu kökenden gelmesine karşın, ezilenlerin
mücadelesine güç katarak sınıfına ihanet ettiğini;
Marius'un yenilmesi üzerine Sulla tarafından
affedilerek, ölümden döndüğünü;
ve tek başına iktidara gelmesinden sonra da, her konuda
aldırdığı notlarla, ardından gelen kuşaklara 'kültür
taşıyıcılığı' yaptığını...
Hayatta olduğu sürece Jül Sezar'ın en yakın dostunun
Antonius olduğunu, bilir misiniz;
Sezar'ı bıçaklayan Brütüs ve yandaşlarından Sezar'ın
intikamını alan, ettiği intikam yemininin arkasında
nasıl durulduğunu gösteren, Antonius'u;
dostluğun nelere kâdir olduğunu âlemi cihana ispatlayan,
ama Kleopatra'ya beslediği derin aşk yüzünden, yeni
evlendiği karısı Octavia'ya sadakatini ispatlayamayan,
Antonius'u...
Halk arasında 'Tanrı' gibi görülen, bu yüzden büyük bir
anıtı yapılıp üzerine de 'Yenilmez Tanrı' yazılan Jül
Sezar'ın gücünden ve saygınlığından faydalanarak
dişiliğini kullanıp Mısır'daki tahtını sağlama alan
Kleopatra'yı, bilir misiniz;
sağken Sezar'ı, ölünce de gücü elinde tutan Antonius'u
kendine âşık eden, Antonius'un ölümüne sebebiyet veren,
Kleopatra'yı;
Antonius'un Octavius'a yenilgisiyle, iktidarda
kalabilmek için Octavius'un desteğini almak gerektiğini
fark eden, Octavius'a sırnaşan, yüz bulamayınca kendini
kobra yılanına sokturtan, Kleopatra'yı...
İki kadın-üç erkeğin serüven dolu yaşamlarından arta
kalan tarihsel kesit içersinde kendinizi yakın
bulduğunuz bir yer var mı; kendinize yakın hissettiğiniz
bir kişilik? Hangisinin hayatına daha çok benziyor
hayatınız: Jül Sezar'ın hayatına mı, Octavius'un
hayatına mı? Antonius'un hayatına mı, yoksa Octavia'nın
hayatına mı? Kadın ya da erkek olmanız bazı gerçekleri
değiştirmez; Kleopatra'nın hayatına mı yoksa?
Sizin hayat çizginiz Zweig ve sevgilisinin hayat
çizgisinin yanı başına düşer mi; yakınından geçer mi ya
da? Sevgi anlayışınız, onları intihar ettiren nedenler
kadar trajik midir; 1940 yılında Brezilya'da
yaşarlarken, Brezilya'nın İkinci Dünya Savaşı'yla
yakından uzaktan ilgisi bile yokken ve onlar 'bana
dokunmayan yılan bin yıl yaşasın' da diyebilecekken,
Avrupa'nın Hitler'in hizmetine girdiğini görüp
umutsuzluğa kapılarak ölüme yelken açmaları kadar yürek
burkucu ve duygusal mıdır? Sizin, sevdiğiniz insana
saygı ve sadakatiniz, Dostoyevski'nin ölümünden sonra,
kendisinden yirmi yaş küçük olan karısı Anna'nın,
yıllarca yeni bir evlilik yapmayışına çok üzülen, epey
içerleyen kişilerin, 'niçin evlenmiyorsun' sorusuna
verdiği, 'Dostoyevski öldü, Tolstoy da evli, geriye
evlenecek adam kalmıyor ki' yanıtındaki ironi kadar
öğretici ve kahredici midir?
Gecenin kıyısına oturmuşum, parmaklarım arasında arka
arkaya yaka söndürüle değiştirilmekten usanmış sigara
dalları geziyor... Gözucuyla bir, mutfak camından buram
buram hüzün ve çaresizlik kokan varoş evlerine; bir,
devamlı kan kusarak içimi kan gölüne dönüştüren içimdeki
hastalıklı çocuğun günden güne eriyişine bakıyorum...
Bir de gecenin çıldırtan sessizliğini dinliyorum, ve
sessizliği parçalayan köpek ulumalarını...
Bir de sizi düşünüyorum; sizin kişiliksizliğinizin yeni
bir şey olmadığını, binlerce yıldır olduğunu ve binlerce
yıl sonra da olacağını:
Ezilenlerin yılmaz savunucusu Spartaküs'ün isyanı kanla
bastırıldığında alkış tutan sizdiniz; yoksul halkın hep
yanında olan, rahatı ve lüksü küçümseyen yakışıklı
imparator, sanat ve felsefe âşığı Büyük İskender'e karşı
savaşan, onu ezen, onu yenen sizdiniz...
Günü geldi siz, aristokrat bir aileden gelmesine karşın,
kendini insanlığa adayan Jül Sezar'ın sonsuz güven
duyduğu, dost bildiği, arkasına bıçağı saplayan 'hain
Brütüs' oldunuz; günü geldi, dedeniz Jül Sezar için
gözünü kırpmadan ölüme giden arkadaşı, onun intikamını
birlikte aldığınız Antonius'un, kızkardeşiniz Octavia'yı
terk ettiği için üzerine Roma Ordusu'nu gönderen, onunla
savaşan Octavius...
Gün oldu siz, Octavius'un desteğini almayı uman
Kleopatra'ya özendiniz;
kafa olarak, 'salak âşık Antonius'tan kurtulma vakti
geldi' biçiminde düşünen Kleopatra'ya yakınlaştınız;
giderek kişiliğiniz, Octavius komutasındaki Roma
Ordusu'na karşı aşkı için savaşan Antonius'u, savaş
sırasında yarı yolda bırakan, en çok ihtiyaç duyacağı
anda donanmasını geri çekerek yenilmesine neden olan
Kleopatra'ya benzedi;
zamanla, kendisi için yaptırdığı anıt mezarda saklanıp
ulaklar kanalıyla 'öldü' haberini yaydıran Kleopatra'nın
kişiliğine sahip oldunuz;
ve nihayet, bu habere inanamayan, kahrından ölmektense
kendini hançerlemeyi daha doğru bulan Antonius'un
ölümüne sebep olan, çirkin karakter...
Ama bu kadar 'onursuzluğu' benim yüreğimin
kaldırmadığını hiç bilmediniz; 'aptallığın' sizde mi,
yoksa bende mi olduğunu düşündü durdu yüreğim hep, ve
size hiçbir zaman şairin haykırışıyla 'dilinizin ucunda
küfre dönüşsün her sözcük' bile diyemedi; küfretmeye
kalkıştığınızda ağzınızdan akacak salyaları tahmin
ederek...
Karanlığın içine gömülmüştüm, içtiğim sigaranın haddi
hesabı yoktu, ve gece bütün kasvetiyle, bütün
kıyıcılığıyla üstüme üstüme geliyordu, nefes almakta
zorlanıyordum.
Neden sonra kendimi ben, gecenin kıyısında mı,
karanlığın ortasında mı, zamanın ötesinde mi, tam olarak
nerede ve ne durumda olduğumu bilmediğim bir yerde, iki
parmağım arasındaki sigaramla, uğuldayan sessizliğin
karşısında, içimdeki sakat, hastalıklı çocukla kafa
kafaya vermiş, ağlar halde buluyordum, hıçkıra hıçkıra.
Yine de size, 'dilinizin ucunda küfre dönüşsün her
sözcük' bile diyemiyordum.
Sanki zaman durmuş, sanki yaşam donmuş, sanki her şey
geceye doluşan köpek ulumalarının sevimsiz seslerinden
ibaretmiş...
Sanki, ruh sağlığı sürekli tehdit edilmiş, stresli
çocukluk ve gençlik günlerine maruz kalmış Virginia
Woolf'un daha fazla yaşaması için her türlü desteği
sağlamış kocası, onun intiharını engellemiş, yaşamına
sonsuz katkı sağlamış;
sanki Orhan Kemal'in 'Topal Nuri'si', geceyi geçirmeye
gittiği dostunun namaz kılan karısına, namaz esnasında
bile tahrik olup kadının yanı başına seccade yayarak
namaz kılmamış, 'iyilikten, aşktan, sevgiden' söz etmiş;
sanki Sâit Fâik'in kuşlarının, gidişiyle gelişi bir
olmuş;
sanki Parisli kız, Mayakovski'nin evlenme teklifini
kabul etmiş, kırk gün kırk gece düğün yapılmış;
sanki Erdal Öz'ün 'Havada Kar Sesi Var' öyküsünde
anlattığı ana, oğlunun ölümüyle çıldırmamış, kış ayında
terörist oğlunun 'ayacıkları üşümesin' diye odanın her
yanına yün çorap yığıldığı halde, yemeden içmeden
kesilerek örgüsünü sürdürüşüne gerek kalmamış;
sanki Nietzsche'nin 'üst insan' teoremi layığını bulmuş,
faşist ideolojiye kaldıraç olmamış...
Sanki siz, bu yazıyı okumamış veya hiçbir şey
anlamamışsınız.
Ve sanki ben, bu gecenin yoğunluklu sessizliğini,
ürkütücü yalnızlığını, boğucu karanlığını, akıllara
durgunluk veren melodisini hiç dinlememişim; sizlere
olan inancımı sürdürmüşüm; korkuyla ürperdiğim saatlere
gebe kalmamışım; başından beri her yanına benzin dökerek
tutuşturmayı kafama koyduğum bu geceyi, sadece sizlerin
ve benim cayır cayır yanarak küllerimizin deli bir
rüzgârla savrulacağını, hem sizlerin, hem de kendi
selametim için bizlerden geriye bir şey kalmamasının
daha hayırlı olacağını aklımın ucundan bile
geçirmemişim...
Sanki bu geceyi ben hiç yaşamamışım; ve sizleri hep
sevmişim. |