|
.
reklam
Burada birbirinden güzel şiirler derledik.. Bu şiir kategorisindeki sizler için seçtiğimiz en güzel şiirlerin listesi:
reklam
YEŞİL GÖZLERİNDE KAYBOLAN DÜNYA
İlk olarak 26 Ağustos da, günün sıcak dalgalarını
taşıyan manalı bakışlarla tanıştılar. Genç kız, bir an
da bir çift yeşil gözün etkisinde kalmış ve o derin, o
manalı bakışların kendisine neler yaşatacağını
kestirememişti bile. Ama bir gerçek vardı ki; ondan çok
hoşlanmış ve belki de onu sevmişti. Bir an durdu ve
düşündü genç kız. Bunca ömrü; tren istasyonlarında,
otobüs terminallerinde, yollarda geçmişti. Vagonlarda,
otobüslerde, metrolarda ve gemilerde seyahat etmekten
bıkmıştı. Bu güne kadar tanıştığı erkeklerden çok
farklıydı bu delikanlı. Zamanla ona ısınacağını, ortak
duyguları paylaşacağını ve her şeyden önemlisi bu
delikanlıyı seveceğini biliyordu. Nitekim öyle de oldu…
Bu sevgi tek taraflı değildi. Ama yine de “Seni
Seviyorum” sözcüğünü ilk kullanan genç kız olmuştu. Bu
bir ilgi değil, bu sevgiye bağlı büyük bir Aşk’tı.
Delikanlı da seviyordu genç kızı. Bu aşk zamanla büyüdü
büyüdü ve yüreklerine sığmaz oldu…
Ne de olsa; Anadolu da yetişen bir genç kızın ve
Trakya’lı bir delikanlının öyküsüydü bu…
Söylesene yeşil gözlü sevgilim, sana karşı çocuk
oyuncağı yalnızlığım ve yalanlarımla bir kez daha güçlü
kalabilecek miyim? Kendi hayatımın güler yüzlü tek
katili olarak, bir kez daha yenik düşecek miyim yaşama?
Bu güne dek kimi sevip bağlandıysam, dost bilip
yalnızlığımı paylaştıysam, hep benden kaçtılar. Beni
dipsiz boşluklara ittiler. Şu an da sus payı
yalnızlığımla sana sığınıyorum, Sen de beni terk edip
gitmeyeceksin değil mi? Beni yıldızlar gibi yalnız
bırakmayacaksın değil mi?...
Biliyorum; ayrılıklara inat ayrılmayacağız seninle,
düşlere inat yaşayacağız birlikte ve seninle ömür boyu,
sadece aşkımızı yaşayacağız. Beni üzmemek için
gösterdiğin çaba çok hoşuma gidiyor. Bir dediğimi iki
yapmıyorsun, beni kırmamak için elinden geleni
yapıyorsun üstelik ve bu davranışın mutlu ediyor beni.
Tüm bunların karşılığı olarak; ben de sana olan sevgimi
sunmak istiyorum, eğer kabul edersen artık seninim…
Hani bir gün pasajların birinde gezinirken, akvaryum
balıkları satan bir balıkçı dükkanına girmiştik. Ve
oradan iki tane küçük kırmızı akvaryum balığı almıştık.
“Aman Allah’ım ne şirin şeylerdi onlar öyle” onları ilk
görüşte çok sevmiştim. Hatta çoğu günler yemlerini ben
veriyordum, nasıl da suyun üzerine çıkıp kapışıyorlardı.
İşte bu çok hoşuma gidiyordu. Akvaryumun suyunu hep ben
değiştiriyordum. Ardından senin dağıttığın odanı bile
ben toparlıyordum. Ve sana o gün bir balıkçının
sevdasından, kavuşamadığı ve hep özlemini duyduğu
aşkından bahsetmiştim…
Biliyor musun; bizim de sonumuzun öyle olmasından çok
korkuyorum. Ayrılık kelimesini hiç sevmiyorum zaten, bir
ölüm gibi geliyor bana. Sanki zehirli bir iğne, ya da
yaşarken ölmek gibi bir şey…
Her defasında kırılan bir kurşun kalem bu, o yüzden eşit
bir ölüm istiyorum. Seni bir tek dokunuş için ölümsüz
yapıyorum. Ölüm bile aşkımızın güzelliğini alamayacak
bunu biliyorum…
Bana taktığın bu ismi hiç sevmedim doğrusu. “Şopar” ne
anlamsız bir isim bu böyle. Daha güzel daha anlamlı bir
isim olabilirdi oysa ki. Ancak bu benim için o kadar
önemli değil. Önemli olan, beni gerçek anlamda seviyor
ve değer veriyor olmandır…
Biliyor musun; sana olan sevgim yüreğime sığmaz oldu.
Kanıma, damarlarıma kadar işledi. İçimden avazımın
çıktığı kadar bağırmak “Seni Seviyorum” diye haykırmak
geliyor. Sonra bu duygularımı seninle bastırıyorum…
Doğum günümde hediye ettiğin, amerikan gümüşü olan
yüzüğü parmağımdan hiç çıkarmıyorum. O bana seni
hatırlatıyor, o bana seni yaşatıyor. Ve o yüzüğü
aşkımızın sembolü olarak, ölene keder parmağımda
taşıyacağım. Yüreğimde taşıdığım ölümsüz sevdam gibi…
Hatırlıyor musun; aysız gecelerde göz yaşlarımızla
süslerdik gökyüzünü ve rüyalarımızda büyütürdük
sevdamızı. Ağlamayı sevmezdin sen, hüznün ve göz yaşının
melankoli kederler getirdiğini söylerdin. Aslın da sen
haklıydın…
Sen saltanatını sürdüğüm yaşamın ayrılmaz bir
parçasısın. Ve sen bu Anadolu topraklarının bağrında
yetişen bir genç kızın, hayallerini süsleyen
kahramansın…
Bu topraklar Trakya topraklarına benzemez, cezp eder
insanı ve ayrılamazsın. Havası, suyu, insanları
bambaşkadır. Hele dağlarına doyum olmaz. Sen bir Trakya
delikanlısı olarak, artık Anadolu’da yaşayacaksın, bu
toprakların bu dağların oğlu olacaksın…
Dedim ya bir sevdadır bu; yemek gibi, içmek gibi. Hem de
delice bir sevda. Zamanında ne canlar verilmiş sevda
uğruna, aşk uğruna. İşte bizim sevgimizde öylesine
büyük, öylesine içten ve öylesine yürekten ki…
Sana ne kadar “Dağların Oğlu” sun desem de, biliyorum ki
öyle değilsin…
Sen bilmezsin; bu topraklar Trakya topraklarına
benzemez.
Sen bilmezsin; bu yörenin insanları, sizin yörenin
insanlarına benzemez.
Sen bilmezsin; bu topraklarda filizlenen aşk, sizin batı
usulü aşklarına benzemez, katıksız ve şeffaftır. Ama
bizim buralarda neler yok ki…
Her ne kadar bu şehre alışamadıysan da, buradaki
güzellikleri yaşayamadığındandır. Ama bir gerçek var ki;
ben seni yaşadım, seni sevdim. Sana öyle alıştım ki,
artık günler değil, haftalar değil, aylar yıllar değil,
mevsimler bile seninle başlayıp seninle bitiyor. Bizim
buralarda aşklar böyle yaşanıyor…
Bir gün dönümüdür zaman, anlatamadıklarımın
yazamadıklarımın hayırsız döngüsüdür. Benim için öyle
kutsal bir sevdasın ki, bunu anlatmak için kelimeler
bile yetersiz kalıyor. Belki de bu duyguları ilk kez
taşıyorum yüreğimde. Seni görmediğim an özlüyor ve
boşluğu iliklerime kadar hissediyorum…
Bana verdiğin gözyaşlarını gül demetlerinde saklıyorum.
Yitirdiğim sevinçlerimi seninle paylaşıyorum. Seni
anlatmak istiyorum; gökteki yağmur bulutuna, kurşun
yiyip düşen turnaya, zıpkın yemiş balığa, uçan kuşa,
esen rüzgâra, gözlerimdeki yaşlara, berrak akan
pınarlara, oyuncağını kaybedip ağlayan çocuğa ve
dağlardaki yalçın kayalıklara…
Seni anlatmak istiyorum……
Üç gül damlası acılarınla, beni mutluluktan
öldürebilirsin. Her anımı, her dakikamı seninle
paylaşmak, seni seninle yaşamak istiyorum…
Nedendir bilmem her defasında; heyecandan elim ayağım
titriyor, hatta karşında konuşamıyorum bile. Seninle
olduğum anlarda gökyüzünde bir yıldız oluyorum, bir o
kadar hür, bir o kadar da ışık saçıyorum etrafıma. Böyle
anlarda; bazen yıldızların ağladığını görüyorum, bazen
de bana sırdaş olduklarını…
Seninle unutulmaz güzellikler yaşadık; yeri geldi bir
ekmeği, bir bardak suyu, aynı odayı paylaştık, yeri
geldi gözyaşını, hüznü, mutluluğu, aynı yastığı
paylaştık. Bazen kader arkadaşı olduk, bazen iki düşman.
Bazen mutluluğu yaşayan ve yaşatan etrafını gülücüklere
boğan bir çift, bazen de kadeh arkadaşı olduk…
Bir bar da seninle sabahlara kadar içtiğimiz günleri
hatırlıyor musun?... Hani böyle gecelerin birinde yine
sabaha kadar içmiştik ve kör kütük sarhoş olmuştun sen,
ben de birazcık sarhoştum tabi ki… O gece delice bir aşk
yaşamıştık seninle, hala bu gün gibi hatırlıyorum ayak
tırnaklarımdan, saçımın teline kadar öpüşünü…
Sevişirken bile yüreklerimizi alıp gökyüzüne
fırlatıyorduk. Aydınlığın arkasına gizlenen, karanlık
geceleri sorguluyorduk. Uykusuzluğumuz yetmezmiş gibi,
üstümüze kapanıp bizi görünmez kılan, bir utanmaz
gecenin içinden geçip geliyorduk. Gözbebeğinde ikamet
eden hüzün ise, tıpkı doğduğum bu kentin dağındaki tek
ağaç gibi, dimdik duruyordu bana inat. İçimizdeki deli
çığlığı böyle bastırmıştık ve geceyi sabaha biz
devirmiştik sanki…
Biliyorum geceler sır saklar, geceler karanlıktır,
geceler utanmaz. Ama yine de geceler asildir…
Ölümün üzerinde bir leş kargasıdır zaman. Gece
kuşlarının son nakaratı gibidir. Kalbim ise geriye
alınamayan bir saat gibi…
Ne çabuk geçiyor zaman, daha tanışalı dün gibi. Ve ne
çok şey yaşadık, ne çok şey paylaştık seninle. Bazen,
belirsizlik dolu geleceğimle uzaklara gitsem diyorum.
İşte o zaman ümit etmek yetecek mi sana? Tek elin
yetecek mi kendini yaratmana?…
Anlatsam başımdan geçenleri bir masal olarak dinler
misin? Oysa ki tüm maviliğimiz tükenmiş, şafağa
ulaşamıyoruz bir türlü. Aydınlık umutlarımıza kar
yağıyor artık ve donuyor bakışlarımız, sevdalarımız.
Öylesine aykırı ve paramparçayız ki, çoğaldıkça ölüyoruz
aslında…
Bu gün seninle aşkın kokusunu yeniden duydum ve çok
mutluyum. Ne olursa olsun yaşadıklarımıza inat, aşkımızı
bir kalemde silip atmayacaksın değil mi? Aslında biz
ikimiz birbirimizin kahramanıyız. Bu sevgimiz fısıldayan
bir hıçkırığın kalpte kalan son düğümüdür…
Ne ihanetin ne de gölgelerin rengi vardır. Ama yaşanılan
aşkların mutlaka bir rengi vardır.
“AŞKIN RENGİ KIRMIZI”
Karanfil kırmızısı gül kurusu sevda içindeyim. Yüreğimde
bir kıpırtı var, sanki bir kuş gibi kanat çırpıyor.
Çırpmıyor da uçmaya çalışıyor gibi. Serbest bıraksam
yüreğimin kapısını, bir an da uçup gidecek sanki…
Sevda bahçesindeki en güzel sevgi senin olmuş da, yine
de söylenip duruyorsun. Bu ne biçim sevdadır ki, üzerine
etmişiz yeminimizi…
Bir şiir gibi, bir türkü gibi yer aldın gönlümde, silip
atmak mümkün mü?
Aslında biz birbirimizi yaşıyoruz, ama yaşadığımız
sürece kendimizi tamamladığımızın farkında bile değiliz.
Yani biz; aslında ikimiz bir elma gibiyiz. Yarısı sen,
diğer yarısı da ben. Sen olmazsan ben, ben olmazsam da
sen, hiçbir işe yaramayız yeşil gözlü sevgilim…
Hep mutluluğu yaşayacak değiliz ya, hüznün de güzel
yanları vardır elbette. Biliriz ki güzel olan her şey
güzeldir. Güzellikleri yaşamak ve yaşatmak da güzelliğin
kendisidir. Ve biliriz ki, güzel olan her şey gibi bütün
çiçekler de güzeldir, en az hüzün çiçekleri kadar…
Her geçen günün ardından sana daha çok bağlandığımı
hissediyorum. Hele gece yarısı olup ta, senden ayrı
kaldığım saatlerin acısı yüreğime işlediğinde
kahroluyorum. Bir saatte bin defa ölüyorum sanki…
Sesini duymak için açtığım telefon, saatlerce kapanmak
bilmiyor. Yeri gelse sabahlara kadar konuşacağım seninle
. ama olmuyor işte, olmuyor ki sevgilim. Uykusuz da
kalsak, yorgun da olsak bildiğim bir şey var “ SENİ
SEVİYORUM”
Ne çekip giden aşklar, ne geçen zaman saatleri
durduramaz. Soruyorum sana; etrafımıza dolan bu
karanlığı kim silecek? Kim kilitliyor paslı kapılar
ardına aydınlığı?...
Aramızda bir sessiz dünya, bir esmer gölge var sanki.
Her tik – tak sesi biraz daha götürüyor beni karanlığa.
Saatler 12.00’ yi vuruyor yine, bu saatler de kendimi
sorguluyorum siyah bir karanfilin gölgesinde. Bir mahkûm
gibi, bir suçlu gibi oluyorum bir anda. Sancılı bir gece
daha bitmek üzereyken, ben hala saat 12.00’ lerin
sorgulamasında kalıyorum…
Hani bir gün; oturduğumuz cafe de paylaştığımız güzel
günlerden bahsederken, ellerimi tutup beni sevdiğini
söylemiştin. Bir hıçkırık gibi, kör karanlığın
kuyusundan çıktım sanki. İşte o an yüreğim yerinden
fırlayacak gibi oldu. Yüreğimde iliklenmiş acıları,
içimde bitmeyen sevdalara katık edip, yanağına masum bir
öpücük kondurmuştum. Ne çok hoşuna gitmişti, en azından
yediğimiz pizza’dan içtiğimiz ayrandan daha güzeldi…
Ne sert bir kış yaşıyoruz değil mi? Kış gitmek, yaz
gelmek bilmiyor bir türlü. Hava ne kadar soğuk olursa
olsun, içimi ısıtan bir ateşsin sen. Yakarışlarım bıçak
olur dilimi keser. Güneşin altında uzanan nehirler gibi,
yanaklarımı sulayan göz yaşlarım, hep sana mahkûmdur.
Aslında bu; gözlerimin isyanıdır, ellerimin isyanıdır,
ruhumun isyanıdır, yüreğimin isyanıdır…
Bir an da; uzak hatıramdan bir damla şarap yıllanır,
yumruk yumruk düğümlenir yüreğimdeki acılar. Maziye
dalamam, kahpe bir vurgun iner gözlerime ve duyuramam
sevdamı kör puslu gecelere. Sonu gelmeyen aylarda neden
bir tek şubat öksüz? Neden şubat ayları kısa ve
soğuktur?...
Ben Şubat’ta seni yaşadım, ben Şubat’ta seninle ağladım,
ben Şubat’ta sığınacak bir yer buldum…
Bilirsin sevdalar büyür koynumda. Dalgalar beşiğim,
balıklar sırdaşım, yüreğim aydınlık bir gece olur
seninle. Bir yanık türkü, bir garip şiir arkadaş olur
bize. Geceyi gündüze çeviren aydınlığın tek kapısı bize
açılır. İşte o an, aydınlığın ışığında kayboluruz.
Gecenin koynunda çırılçıplak bir hüzün yaşarız. Şafak
söker utanç dolu karanlığın ardından ve bir umut
belirir, gönül pınarımın gülümseyen bahçesinden…
Nedendir bilmem; bu günlerde çok düşünür oldum seni.
Seni ve yaşadığımız gün ışığı sevdaları. Ne kadar
yalancı güzelliklerden uzak kalmak istesem de, hep bahar
olup giriyorsun düşüncelerime. Yarınların kucağında
suskun günlerim var yüreğimde. Ama bir de sen girdiğin
zaman düşüncelerime, bir solukluk özgürlüğüm, bir anlık
sevincimle yok olup gidiyor. İşte o an sevgimi kurşuna
dizesim, güneşe zincir vurup aydınlığı örtesim geliyor…
Avuçlarımda rengârenk çiçeklerle, düşüncelerimde ki seni
süslüyorum. Bir de bu yetmezmiş gibi, yanındayken bile
uykusuzluğun içindeki seni özlüyorum…
Böyle içten öpmezdin beni önceleri ve hiç böyle içten
sevmezdin. Şimdi yaman bir yalnızlık yaşıyorken, kayıp
kentin soğukları gibi geç kalan yağmura küsüyorum. Henüz
doğmayan güne, sökmeyen şafağa seni soruyorum. Açlık,
susuzluk seni unutturmuyor bana…
Ben Anadolu’nun bağrında yetişen bir genç kızım. Benim
sevdam öyle içten, öyle kuvvetli olur ki, bir fidan gibi
büyütürüm yüreğimde. Her şeyimle doğal bir Anadolu
kızıyım ben. Batılı insanlar gibi yapmacık değilim…
Olamıyorum da zaten…
Yüreğimin derinliklerinde büyüttüğüm sevgim, nazlı bir
gelin kadar temiz ve saf dır. Zaman kavramı yer almaz
benim sevgim de, ancak hayatın vurgunları diz çöktürüyor
insana. Sığınacağın bir şey, bir yer ararsın ümitsizce
okuduğun dua da…
Ne zaman ki acılarımı rafa kaldırıp koysam, sünepe bir
bulut beni gözetler. Sonra sızı yağmurları ıslatır tüm
umutlarımı. Yana başımı duvarlara vurup parçalamak
geliyor içimden ve senden ne kadar uzaklaşmak istesem
de, sevdam beni bırakmıyor…
Dün yine geçtin umutlarımın ortasından. Gönlümün
gökyüzündeki yalnızlıkları delip de geçtin. Şakaklarımda
ateş, yüreğimde kor, beynimde sen varken umutsuzluğun
ortasına düşüverdim. Bir nefes alımı kadar yakınız
birbirimize ve sabırsızlığın koynunda umutlarımı
yitirdim yine…
Kazanılmış nefretlerin övüncü sindi aynalara ve bir de
utanç…
Dönüp dolaştı umutların yok olan adresi, umutsuzlukta
son buldu aysız gecelerin nöbeti.
Bu günlerde zamanı kovalar oldum, zamanı katleden
oyuncaklarla çocuklar gibi oynar oldum. Hep umutlarla
yetindim ama olmadı, sevgim boğazımda düğüm düğüm,
yazgımsa beni bırakmadı…
Nedense bu günlerde hep benden kaçar oldun. Oysa ki çok
şeyler yaşadık seninle, çok şeyler paylaştık. Bu güne
kavuşmuşken, dünü nasıl unutabilirsin?...
Bu kaçışın mutlaka bir nedeni olmalı. Şu an da acımasız
bir öykünün kahramanıyım ve sadece bununla mutlu olmayı
bilmeliyim. Soylu sevecen bir rüzgarın peşine takılmış,
sürüklediği yere kadar gideceğim. Daha dün bütünleşen
ellerimiz, bu gün soysuz bir sancı çekiyor. Kor güneşin
grup yakamozunda, günler geceler boyu ağladık nem döken
yapraklara. Ve sen beni bir kalem de bırakıp gidiyorsun
uzaklara…
Yaz mevsimi inatla tırmanır ıtır kokularına. Doğa
tutkunu olan ben; vuruldum aldığın iki küçük kırmızı
balığa. Her gün onlara yem vermekten mutluluk duyuyorum.
O küçük akvaryum da, onlar da büyük bir aşk yaşıyor
aslında. Yangınlar coşuyor sularda, avutuyorum donup
kalan anılarımı. Görkemli yıldızları bu sularda
yıkıyorum. Ruhumun loş ışıklı yalnız denizinde, bir ben
yapamıyorum sensiz, bir ben ölüyorum sessiz…
Karanlıkta sesler duyuyorum; çığlıklar, gök gürültüsü,
yağmur, köpek havlamaları ve bir afet kopuyor sanki bir
fırtına, bir heyelan bu. Denizler kabarmış, yerler
yarılmış, herkes de bir telaş, gök ikiye ayrılmış.
Aydınlık yarınlara uzatıyorken ellerimizi, bizi de
yakalıyor ufuktaki çizgi. Büyük bir korkuyla kendime
geliyorum bir an da. Kan ter içinde kaldığım bu rüyadan
uzaklaşmaya çalışıyorum sadece. Ve göz kırpan
deliliklerimizi, adım adım yaşayalım istiyorum. Ama
böylesi günlerin de sayısı çok azdır biliyorum. Bir an
da; bir kâbus, bir karanlık çöktü gündüzümüze. Bulutlar
saklandı, yağmurlar bize küstü, toprak suya hasret
kaldı…
Yaşadıklarımızı görmemezlikten, söylenenleri
duymamazlıktan gelemezsin. Kayıtsız kalamazsın bütün bu
olanlara. “Beni ilgilendirmez” diyemezsin. Biz ayrı
dünyalarda ayrı zaman dilimlerinde yaşamıyoruz ki.
Seninle ben bir duvarın taşları, bir fabrikanın dişleri
gibiyiz sevgilim…
Düşünüyorum da; yeterince deli bir sevda yaşamamışız
biz…
Bu senin ilk gidişin olacak, biliyorum tekrar döneceksin
sevdasız diyarlardan. İlk gidişin de olsa; senden ayrı
kalmak korkutuyor beni. Hasret parçalıyor içimdeki
geceleri ve bakamıyorum sensiz aydınlığa. Şimdiden
özlüyorum seni, Eylül ayının bu sıcak uykusuz
gecelerinde. Şimdiden gölge gölge hayalin düşüyor
sürekli oturduğun yanı başımdaki koltuğa. Ve seviyorum
seni; bir yavru kuş, vahşi bir ceylan gibi…
Gidişinle yaş sızar gözlerimden, tayfunlarında kalırım
en azgın denizlerin, fırtınalarda yok olurum sanki.
Sensiz yaşayamam bir an da, bir an da kül olur sönerim,
bir an da acılarda boğulan dünyayla birlikte bir damla
yaş, bir avuç kan olurum. Ve sonra ben de düşerim senin
gittiğin yollara…
Gidişinle bir kuş uçar uzaklara, kanadından yaş damlar
ufuklara, yüreğinden hasret damlar yatağıma, gözlerinden
yaş süzülür iz bıraktığı ufuklara. Küçük bedeni bin
yerinden yarılır, ince narin kanatları sürünür mavi
göklerde. Sesi duyulmaz, içi görünmez, sadece izi kalır
bulutların sonsuz maviliğinde. Ve öylece uçar
bilinmezliğin boşluklarına doğru…
Gidişinle; ben de bir kuş olurum gökyüzünde, kanat
çırparım sana doğru.
Gidişinle; filizlenen umutlarım kırılır, yapraklarımdan
hasret damlacıkları süzülür…
Kolay değil barışı sevdayı dilenmek, kolay değil
sevdiğinden ayrı kalmak. Dedim ya, seninle ben bir
duvarın taşları, bir fabrikanın dişleri gibiyiz. Biz
birbirini tamamlayan bir elma gibiyiz…
Kolay mı ki, bir an da hoşça kal demek? Ardına bakmadan
gidebilmek kolay mı?
İçimde kök salan sevdama “Git” diyebilmek, seni sensiz
yaşamak kolay değil elbette. Kolay olmayacak bir başına
kalmak ve kolay olmayacak bilinmezliğin boşluğunda
yeniden sevmek…
Her gecenin karanlığında sen gelirsin aklıma ve gül
işlemeli yastığımda bir damla kan olursun hayallerimde.
O an bir yıldız kayar gecelerden, bir yaprak toprağa
düşer ve bir umut yok olur ardına bakmadan. Bir canım
var feda etsem, sevdamın ne kadar büyük, ne kadar manalı
olduğunu bilemezsin. Ve bilemezsin acılardan arda kala,
semalara yükselen haykırışımı. Sesin kulaklarımdan,
hayalin gözümden gitmiyor bir türlü. Sinemi parçalayan
bir acıyla, yüreğimdeki hasreti haykırıyorum ve yırtıp
atmak istiyorum yalnızlığımı…
Kırlangıç kanadına düşen anılarımı, sadece sana
anlattım. Denizin sonsuz maviliğinde sadece seni
yaşadım. Ve bana yaş günümde armağan ettiğin, amerikan
gümüşü olan yüzükle sırlarımı paylaştım. Kozmik
rüzgârların anısına bıraktığın o beyaz güle, doğan günün
şarkısını söyledim.
Gittin ya uzaklara, biliyorum döneceksin bana geç te
olsa. Bilinmezliğin boş çukuruna düştüm yokluğunla. Seni
arar seni sorar oldum her yerde. Sen yoksun ya; ne bu
yaşadığım hayatın anlamı var, ne de bu şehrin. Bu şehir
sıkıyor beni, daralıyorum… büyük umutlarla beklediğim,
her yeni gelen güne merhaba diyorum sevinçle ve
soruyorum seni yeni doğan güneşe. Beni unutmandan, bir
daha dönmeyeceğinden korkuyorum. Beni unutup Azrail’in
yalnızlığına pusmasın değil mi? Gurbetin karanlık
otağında acı bir haykırış sesi duyduğunda, bana gelirsin
değil mi? Sevdaların uçsuz bucaksızlığında, beni bir
başıma koymazsın değil mi?...
Seni çok özledim yeşil gözlüm. Dön artık lütfen, ne olur
dön sevdiğim. Bak işte seni özleyen yalnız ben değilim,
iki küçük kırmızı balığımız da seni özlemiş. Onlar da
istiyor dönmeni, onlar da istiyor mutlu günleri. Artık
mutluluğun gölgesinde değil, mutluluğun içinde yaşamak
istiyorum sevgilim ve istiyorum ki seni yalnız seninle
yaşamak, şiirlerimi yalnız sana yazıp sana okumak
istiyorum…
Yüreğimden kan damlıyor neredeyse, kalemimden hüzün.
Ellerim üşüyor, bedenim buz gibi, özgürlüğüm elimden
alındı sanki. Gökyüzüne tırmanan, özgürlüğü delip geçen
uçurtmalara imreniyorum şimdi. Yüreğimden buz dağları
eriyor sanki ve dokunmak istiyorum güneşe…
Ahh yeşil gözlüm, ahh Trakyalım; yüreğimde kıyamet
kopuyor bilemezsin. Bilemezsin seni ne çok seviyorum ve
bilemezsin seni…..
Seni düşünmekten vazgeçip başka şeylerle uğraşmak
istiyorum. Mesela; spor yapmak, müzeye gitmek, kitap
okumak, bir tiyatro oyunu izlemek ya da sinemaya gidip
vizyondaki filmi seyretmek, şiir yazmak seni anlatmak
istiyorum…
Artık kendi kendime yetmeyi bilmeli, iki ayağımın
üzerine sağlam basıp mücadeleyi öğrenmeliyim. Yokluğunla
yıkılmamalı, vurulan sevdamı yüreğimde yaşatmalıyım…
Hasreti yırtıp atmak istiyorum yüreğimden. Ölümü
bekleyen bir mahkum gibi, acılar içinde deviniyorum. Bir
ayrılık istila etti şiirlerimi, tüm düşüncelerimi.
Ürkekliğin sarsıntısındaki yüreğimi teslim ediyorum
şarkılara, şiirlere ve sana…
Sevgimin sevgine muhtaç olduğunu hissettiğim an da, bana
bir şiir kadar uzakta olduğunu bilmek yine de huzur
verici…
Yarın geleceğim diyorsun, yarınlarda seni bekleyen bir
yürekle sevinç çığlıkları atalım istiyorsun… Ama yine
yoksun, yine uzaklardasın…
Yüreğimde buruk bir sevinç ve anlamsız bir heyecan.
Geldin ya; seninle bütünleşti benliğimdeki duygular. Ben
senin sevdana sevdalanan ve sevdama yazdığım şiirlerin
tek sahibiyim. Ben senin uzun zamandır sevdiğin bedenin,
öptüğün dudakların, dillerin tek sahibiyim…
Mantığımla sesleniyorum sana ey sevgili; gözlerindeki
ezginin yaşanmamış öyküsünü yazıyorum, içimize
çöreklenen bir sevda baharının öyküsünü yazıyorum, ben
yaşanmamış duyguların karanlık çizgisinde yer alan,
riyakar gecelerin yorgunluğunu yazıyorum. Kısacası ey
sevgili; seni ve yeşil gözlerinde kaybolan dünya yı
yazıyorum…
Mevsimlik bir aşk yaşamıyorum ben, acımasızca yanıp
sönen şehrin ışıkları, kalp atışlarıma yetişemiyor bile.
Kafamda yapmayı tasarladığım yüzlerce güzel düşünceler
varken, bir an da yarın ölebileceğim aklıma geliyor ve
korkuyorum. Korkuyorum seni sevemeden ölmekten ve
korkuyorum yarım kalan şiirimi tamamlamadan ölmekten….
Geldin ya; başka bir baharın peşine takılıyorum seninle.
Aman Allah’ım sana kavuşmak ne güzel şey. Seni yeniden
sevebilmek, uzun uzun gözlerine dalıp sana dokunabilmek
ne güzel şey…
Biliyorsun; yeşil rüyalara daldığım da terlerim,
susarım. O an bana söylediğin yalanların kulaklarımda
çınlar ve ihanetinin kokusunu duyarım gözlerinde. Bir
ekmek diliminde kırıntı olsaydım, görebilirdim belki de
beni düşünürken döktüğün gözyaşlarını ve yazabilirdim
görünmezliğin koynundaki ihanetin şiirini…
Gönlüme acımasız zincirler indiriyorum artık.
Gülümseyişlerden arta kalan maskeler takıyorum yüzüme.
Gözlerime kilitliyorum tüm göz yaşlarımı, üzüldüğümü
görmeni istemiyorum. Dudaklarımdaki teninin kokusunu
silmek, bana söylediğin yalanları unutmak istiyorum…
Hatırlıyor musun; boynunu öpmek çok hoşuma giderdi ve
her defasında sen, gıdıklandığını söyleyip öpmemi
istemezdin. Oysa ki; doyamamıştım seni öpüp koklamaya,
doyamamıştım kollarımla sarıp sarmalamaya. Şimdi
düşünüyorum da; nasıl vazgeçerim o sıcaklığından, nasıl
katlanırım hayatın yalnızlığına. Şu an nasıl titriyorum
bilemezsin, üşümek değil bu ayrılığın korkusundan olsa
gerek…
Aydınlıklara açılır sandığım kapıların ardından, bir
çığlık geliyor karanlık gecelerin içinden. Karanlığı
yırtıyor bir yıldız tanesi ve bana gülümsüyor gökyüzünün
karanlığında…
O çok sevdiğin yunus balıklarının, denizin orta yerinde
su üstüne çıkarak halka oluşturmalarını anlatırdın hep
bana. Hatta sevgi halkası oluşturmuş iki yunus balığının
fotoğrafını odanın duvarına yapıştırmıştın ve bana sevgi
halkası oluşturmuş, iki yunus balığından oluşan küpe
hediye etmiştin. Hiç birini unutmadım sevgilim; ne seni,
ne sevdiklerini, ne de ihanetini. Düşünüyorum da biz
zamanı değil, zaman bizi kullandı. Kara bulut gibi çöken
ayrılığı bize o getirdi…
Biliyorsun ki seni çok sevdim Trakyalım. Ayrılık vakti
yaklaştı, sana bir türlü veda edemiyorum ya da hadi git,
ardına bakmadan git diyemiyorum. Ellerini son kez
tutamıyorum ya da uzat ellerini tut ellerimden, bırakma
beni diyemiyorum. Ve kalemim bir kez daha elime alıp
buruşuk beyaz bir kağıda senin adına şiirler yazıyorum.
Ama bir türlü okuyamıyor, oku diyemiyorum…
Yalnızlık bir şarkıdır benim için, ölüm ise kanatlı bir
rüzgâr. İçimdeki hatıralar bir film şeridi gibi
gözlerimde canlanıyor ve beni şubat yağmurunda yarı
yolda bırakıyor…
Ben ihanetini hak etmedim, ihanetinin bedelini ağır
ödeyeceksin. Seni canımdan da çok sevsem yine de “Unut
beni” …
Bir çığlık; karanlık gecelerin ötesinden yırtıp geliyor
ölümü. Ölümün soğuğundan içim titrer…
Sonra da… Sonra da göz yaşlarım…
Bu iki küçük kırmızı balığın öyküsü…
Üstüne titreyip, özenle büyüttüğüm küçük kırmızı
balıklarım, siz de mi beni yalnız bırakıyorsunuz?
Sizleri öyle çok seviyorken neden terk ediyorsunuz beni?
Oysa ki her gün ellerimle veriyordum yeminizi, suyunuzu
ben değiştiriyordum, sırlarımı paylaşıyordum sizinle…
O sabah sen söylemiştin bana balıklarımızdan birinin
öldüğünü ve kendimi tutamayıp hıçkırıkla karışık göz
yaşlarına boğuldum, boynuna sarılıp ağladım saatlerce.
Ölüm bu kadar kolay mı haa? Ölüm bu kadar soğuk mu? Daha
sonra diğer balığın karşısına geçip, onunla konuştum
dakikalarca.
“Sen de benim gibi yalnızsın artık, hasretinin öldüğü
gün, ben senin uzun zamandır sevdiğindim diye
haykıracaksın. Neden beni yalnızlığın koynunda, bir
başıma bırakıp gittin diye yakaracaksın. Ama yine de
sırçalı balık arkadaşın dönmeyecek sana… dönemeyecek”…
Varlıkla yokluk arasında bir kara bulut, bir köprüdür
ölüm. Akşam sevdasında oynaşan duygularım, bir küçük
balığın esiri oldu. Şafak yeni bir güne gebe kaldığında,
ölüm coştu gece ve o gece kalemim şiir kustu…
Konuşmanın fazlasını yaşadık gözlerimizde. Geceler
sabahı çırılçıplak karşıladı ve karanlık geceleri biz
devirdik yarınlara. Güneşi biz doğurduk, karanlığı biz
çizdik rüyalara. Saçlarımı bıraktım yıldız yağmurlarına
ve ay ışığında uykusuz kalan yakamozlara. Az mı gezdik
seninle el ele göz göze. Bu şehrin yolları, caddeleri
ahbabım oldu neredeyse. Unutulmuş kimsesiz sokaklara biz
sahip çıktık. Olmadı; umudun anlamını çözmeye çalıştık
seninle ve geceleri bulutların koynuna girip ağladık,
akıp gitti göz yaşlarımız… tutamadık…
Geceyle gündüz arasında sonsuzlaşan zaman, bizi de alıp
gidecek bir gün. Gün biter, gece biter, özlemin durur
gecelerin derin karanlığında. Öfkeyle sevgi arasında
eriyen sevdam, kanadı kırık bir kuştur sanki. Yüreğimin
çırpınışını duyarım bir an da ve gözlerindeki yaşamı
düşünürüm. Sonra gölgeler yansır sevincimin üstüne ve
duyguların bereketi olan göz yaşlarım damlar anılarıma…
Ağır ağır yaşadığım bu hayatı, ölümün derin
sonsuzluğunda bırakacağım Azrail’in ellerine.
Durduramayız ki zamanı, ölüme eşit tutuğumuz ayrılık,
kapımıza gelip durdu işte. Eğer sen olmayacaksan
ölümümde, her gün gecedir, her gece zindandır bana. Üşür
ellerim, özlerim sıcaklığını ve yakarışlarım duyulmaz
olur. Sonra üşür düşlerim, sevinçlerim donar
yalnızlığımda…
Ve bilirim ki, ölmek bir eksi değildir benim için…
Şimdi sevmişliğimim kıyısına tutunan acılarım, sinsice
koparıyor seni benden. Sen ki; konuşmaz kuruntuların
aklığı, vedaların olmazlığısın. Sen ki; özlemlerin arı
tomurcuğu, sevgilerin seçkiliğisin. Tanımlanmaz bir
kişilik altında bazen melek, bazen şeytan rolü
kesiyorsun. Belki de bana karşı acımasızca davranışının
nedeni bu olsa gerek…
Kızıllığın ufukta birleştiği yerde anımsarım hep yeşil
gözlerini, sana olan tutkum daha bir devleşir ve seni
hiç unutamam. Çaresizce bir ıstırap kasırgasına
hazırlanırım, kelimeler yetersiz kalır ve içimdekileri
anlatamam…
Yüreğimde sıcak bir sevdanın izi varken, sen kokan
seherlerde ölüme gülümsüyorum. Bir ışıksız gecedeyim
artık, ölüm ayna da saçlarını tara ve çoğalt sıcak
çığlıklarını. Düşlerim deprem sancılarının sessizliğini
yaşıyor ve aşksız bir dünyaya hasret kalmanın
angaryalığından kurtulmuş olacağım belki de… düşündüm
de; hangi karamsar iklim yargılayacak bu susku
ağlayışlarımı? Soluk bulvarımda nefes nefes tükenen
yaşamın kararı kimin olacak?... düşündüm sevgilim, ve
sadece…. sadece bize üzüldüm…
Durmadan bir şeyler eskidi, yıldızların o umut sıcağı
teninde. Ve ben her gece bir başka sevinçle
kalabalıklaştırdım gözlerimin izini. Gökyüzü utanmasın
diye, göz bebeklerimle kapadım çıplak yıldızları, ve
azaldı içimde yalnız kalmışlığım… Okuyamadığım türküyü,
yazamadığım şiiri sana adadım. Bu da yetmezmiş gibi
“Ölüm sana şiir yazdım” …
Alışılmamış yalnızlıklar kapladı dört bir yanımızı,
alışılmamış ayrılıklar. Şiiri koynuna alan ayrılık,
bilirim beni de kucaklayacaksın bir gün. Bembeyaz bir
düşün ortasında iken seni kaybetmek ne kadar zor, hele
sana bu kadar alışıp, seni bu kadar sevdikten sonra,
ayrılabilmek kolay mı sanıyorsun?...
Her gün hayalin dizilir göz bebeklerime, bitmeyen bir
özleyişle sana sarılasım gelir. Aydınlığın arkasındaki
karanlıktan öcümü almak, dün asılan umutlarımı bu gün
kucaklayasım gelir. Avazımın çıktığı kadar bağırıp “SENİ
SEVİYORUM” diye haykırmak geliyor içimden ama olmuyor,
olmuyor işte. Yaşamın eşiğinde seni kucaklamak,
umutlarımla sevdanı karşılamak ve sana şiir yazmak
istiyorum…
Bunca ömrümü memleketimden ayrı, sonu gelmeyen yolların
kucağında geçirdim. Seni tanımam bir tesadüftü aslında,
bu aşkı yaşamamız, sevdanın dolu dizginliğini tatmamız
Sen ve Beni birleştirip “Biz” yaptı…
Şiiri esir alan gözlerin, kalemimin kölesi olmuştu
artık. Zamanın çığlığında kaybolan duygularımı, uzun
zamandan beri aktaramıyordum beyaz kağıtlara…
Bana söylediğin yalanların, ihanetinin bir bedeli olarak
çıkacak karşına. İşte o zaman kahrolacaksın, üzüntüden
yeşil gözlerin şişecek, dayanamayıp ağlayacaksın.
Ağlamayı sevmeyen gözlerinden yaşlar eksik olmayacak ve
pişmanlığının belirtisi olarak, benden af dileyeceksin.
Fakat her şey için geç kalınmış olacak, kaybettiğim
duygularım bana seni hatırlatacak…
Hatta bir gecenin saat 03.30’unda bana telefon açıp
yaptığın evlilik teklifin kulaklarından hiç gitmeyecek
ve benim sana verdiğim cevap seni ömür boyu kahredecek…
Bu da yetmezmiş gibi; bütün şiirlerimde seni yazıp seni
anlatacağım artı. Asla kaybetmemek üzere bulduğum
duygularımı seninle kaleme alacağım…
Acıyı sırtıma sapladım, duygularımı dizelere, gönlümde
çala türküleri özgürlüğüme katıp sonsuzluğu tokatladım.
Çalınmış uykularımın zincirsiz kölesi yaptım seni.
Eskilerden kalan bir özlemle, resimdeki gözlerine
kilitlendi bakışlarım…
Kim demiş ki; bereketsiz günlerin şafağı geç olur. Kim
demiş ki; geceye giren aydınlık, bu günün öyküsünü yarım
bırakır…
Onca yaşadıklarımızdan sonra, nasıl kopabildik
birbirimizden? Nasıl gem vurabildik duygularımıza?
Şu an da birbirimizden ayrı da olsak, biliyorum ki
kalben birbirimizi istiyor ve arzuluyoruz. Ve biliyorum
ki; en az sen de benim kadar seviyorsun hala. Oysa ki;
erkekliğin verdiği bir gururla cesaret edemiyorsun beni
hala sevdiğini söylemeye…
İnanıyorum ki; bir gün mutlaka kulaklarımıza
fısıldayacağız, yüreğimizde büyüttüğümüz sevgimizi.
Ve bir gün mutlaka, özlemini duyduğumuz aşkı yaşayacağız
duygusal yarınlarda…
Umutlarım sonsuzluğun koynunda, bir karaçalıya takıldı.
Geçmişi kucaklayıp, geleceğimi yolcu ediyorum bir kara
trenle. Korkuyu kustuğumuz karanlık gecelerde az mı
dertleştik, az mı kadeh tokuşturduk sabahlara dek. Bir
dilim beyaz peyniri, birkaç leblebi tanesini ve bir şişe
birayı paylaşmadık mı? Yüreğimizdeki sevdamızı
bölüşmedik mi bakışlarımızla?...
Çok uzak soğuk şehirlerde şarkılar söyleyip, şiirler
yazdım sana. Göz açıp kapama arasındaki boşluk kadar
çabuk geçti zaman, anlayamadım. Özlemiyle kaldığım
sevdamı gönlümce yaşayamadım…
Yokluğunda ki zaman dilimini aynalarla paylaştım,
onlarla sohbet edip, saçlarımı taradım. Zaman içinde
kaybolan sevdamı aynalarda gördüm. Onlar bana yalan
söylemedi, onlar ban gerçekleri gösterdi, onlar bana
gelecek ömrümün aynası oldu…
Hani Nisan akşamlarında bir yalnızlık çöreklenir ya
insan yüreğine, düşler gömülür sancı çeken gecelere.
Bunca yaşadıklarımdan sonra, yaşayamadığım gençliğim,
özlemiyle kaldığım çocukluğum gelir aklıma. Bir çocuk
oyununa dalar gider gözlerim ve ben aciz kalırım
düşüncelerimde. Nerde bir çocuk oyuncağı görsem almak
isterim, küçük bir çocukmuş gibi onlarla oynarım
bıkmadan usanmadan. Kök salan anılarımı, bir çocuk
gözüyle görürüm düşlerimde…
Ve yaşadığım bu sevdayı, doğmayan güne, acıyı bilmeyen
geceye, bıçak kesmeyen sessizliğe, yaşayamadığım
çocukluğumun asılan umutlarına gizliyorum…
Bulutlara gücenen denizler, dalgalara da yer ver
koynunda. Bakışlarıma damlayan günahlarımı, dualarımla
affettirmeye çalışıyorum Allah’a. Sen uzak diyarlardan
kalkıp geldin bu topraklara ve bu topraklarda buldun
yüreğindeki sevdayı…
Şarkısız, şiirsiz, sevdasız, bir başına yaşamak kolay mı
sanıyorsun? Saatlerce konuştuğumuz telefonda, sevginin
kavgasını yaptık dinmeyen yağmura inat. Aşkı sürükleyen
yüreğimde, bir sevdanın izi bir de şiir’in yarası var…
Her telefon görüşmemizde içimi ısıtan sesin, güneşi
avuçlarcasına sıcak ve içten geliyor. Sayısız günahlarım
soluyor bakışlarımda, yıllarım kül oluyor, anılarım
aldırmadan geçip gidiyor gözümün önünden…
Okunan her ezan, günahlarımı bağışlatmam için açılan
yeni bir kapı gibi. Yaptığım dualarda, yapraklara düşen
çiğ misali göz yaşlarım, burkulan duygularımı anlatır.
Olmayacak dua düştü dudaklarıma, Allah’a yalvarır oldum
senin için her dua da ve her dua da kavuşacağımızı ümit
ederken, bir adım daha uzaklaştık birbirimizden…
Hasretin yorgunluğu yüzümde asılı kalsa da, bildiğim tek
şey var “SENİ SEVİYORUM” …
Özlemle beklediğimiz, yüreğimizde büyüttüğümüz
özgürlüğümüz, tutuverecek kadar yakınımızda artık.
Seninle güzel günler yaşadık aslında, yeri geldi
tartıştık kavga ettik, yeri geldi mutluluğu avuçladık.
Umudu da umutsuzluğu da birlikte yaşadık. Zaman ne çabuk
geçti değil mi? Keşke tekrar o güzel günlerimize
dönebilsek. Yalnızlığı yoklayan, çaresizliği kucaklayan
ellerimizle, yeniden el ele tutabilsek, ama artık çok
geç biliyorum. Biz bir günahın bedelini ödüyoruz, senin
yalanlarının ve ihanetinin bedelini ödüyoruz “dün”ün göz
yaşlarıyla…
Çocukluğumu gençliğimi yaşayamadığım ben, zannetmiştim
ki güzel bir sevda yaşayacağım. Sevginin kucağında
sevdiğim insanla mutlu olacağım… Oysa ki yanılmışım,
geçen zamana, seni seven bu kalbe aldanmışım…
Anlaşılan bundan sonra ki yaşantım yine; tren
istasyonlarında, otobüs terminallerinde, hava
alanlarında zamanı bileyerek; vagonlarda, otobüslerde,
metrolarda, gemilerde (v.s.) seyahat ederek geçecek…
Yeşil gözlerinde kaybolan geleceğimi, özgürlüğümü
yaşayarak bekleyeceğim!...
Elveda bitmeyen kalemim.
Elveda şehrin ışıklarıyla boğulan, küçük kırmızı
balığım.
Elveda dokunmaya kıyamadığım sabah güneşim.
Elveda yeşil gözlü sevgilim.
Elveda…
Elveda…
Beni Sevdiğim Yaratır'//Aşk
üzerine yazılar-
“BENİ SEVDİĞİM YARATIR”
Kenanlı Yusuf zindana konunca Züleyha’ya ayrılık ağır
gelmeğe başladı.
Evi barkı ona zindan gibi dar göründü. Her gece zindana
gidiyordu.
Birisi ona dedi ki: 'Aşk ateşi seni yak¬mamış, sevgi
bahçesinin meyvasını tatma¬mışsın.
Bu gayet güzel bahçeli saraydan uzak kalıp suçlular gibi
ne vakte kadar zindanda oturacaksın? '
Züleyha cevap verdi: 'Dostun cemalin¬den uzak kalınca,
bütün âlem sahası bana karınca gözü gibi dar gelir.
Eğer onunla beraber bir karınca gö¬züne yerleşsem, bu
bana yüzlerce bağlı bah¬çeli saraydan daha hoş, daha
ferah gelmekte!
Cami-Salaman ve Absal
Yeryüzünde aşka dair söylenmedik söz kaldı mı? Belki
kalmadı. Kalmasa da,hala,başka bir biçimde aynı anlama
gelen cümleler söylenmeye devam ediyor.Aciz bir
biçimde,insan yaşadığı duyguyu ifade edemedikçe, ısrarla
başka sözcüklerle anlatmayı, yeniden
deniyor.Mevlana,kendisine aşkı soranlara; ”ben ol da
gör” diyerek,sözün aczini dile getirmiyor mu.Fuzuli;
'Aşk imiş her ne var ise âlemde, ilim bir kıyl ü kal
imiş ancak' (Âlemde ne varsa aşktır,ilim bir
dedikodu-falanca şunu dedi,filanca bunu dedi-dan
ibarettir) derken,her ne kadar İslam tasavvufundaki
âlemlerin yaratılmasının nedenini aşk olarak gören
anlayışı dile getirse de,biz burada şöyle bir düşünce
geliştirebiliriz.
Bilim insanın yaşamını kolaylaştıran buluşlar yaptı.
Buzdolabı, kalorifer, araba,uçak,bilimin on binlerce
yılda ortaya koyduğu,insanlığın yaşamını kolaylaştırma
amaçlı buluşlardır.Ancak insan yemek yiyen,otobüse
binen,bir canlı değildir yalnızca.İnsan bilimin ürettiği
malzemeleri kullanarak mutlu olamaz.”Dünyanın en güzel
yeri sizce neresidir? ” dediğimizde herkes farklı bir
yanıt verecektir.”Herkesin maddi anlamda düşlediği yaşam
biçimi nedir? ” dediğimizde de,çoğunluk hep,lüks
evler,arabalar,deniz kıyıları vb sayabilir. Ancak
düşlenen kentlerde, parasal sorunu olmayan nice insan
var ki, sürekli ruh hekimlerine gitmekte, depresyon
geçirmekte, bunalımlarından çıkamayıp, intihar
etmektedir. Dünyanın en güzel yeri saydığımız yerlerde
de insanlar mutsuz olabiliyor yani. Bilim, insana belki
daha kolay ve rahat bir yaşam sunabiliyor; ama mutluluk,
aşk, huzur gibi kavramları sunamıyor.Burada sözü edilen
teknolojinin dışında,egemen ideolojilerin geliştirdiği
felsefe,sanat, gibi etkinlikler de,o ideolojinin
amaçlarına uygun olarak,insanlara mutluluk değil
mutsuzluk getirir ancak.Yirminci yüzyılda burjuva
düşünürlerinin ürettiği felsefeler varolouşçulukta
olduğu gibi,insanı ancak,kendi değerlerini”hiç”leyen bir
bataklığa saplamayı amaçlamaktadır.Sanat,ilk çağlardan
bu yana,insanın yaşamını “güzelleştirme” yolunda yapılan
etkinliklerdir.Bir sıunıfın diğer sınıfı sömürdüğü
zamanlarda,egemen olanların sanatı,ancak dar bir çevreye
hitap eden bir yapıdadır.Bunun örneklerini,Osmanlı divan
şiirinden,son yüzyılda ortaya çıkan bir takım sanat
akımlarına kadar görebiliriz.Kaldı ki bununla da
yetinmeyip,geniş yığınların sanatını yok
etmek,yozlaştırmak için her yola başvurmuşlardır. Evreni
aşkla görenler, kuşkusuz ki onlardan daha mutlu ve
huzurlu olabilirler. Kapitalist sistem doğanın
düşmanıdır ve Tanrı kavramını tanımaz.Doğaya ve Tanrı’ya
daha yakın olan,hayatın ortasında aciz bırakılmış
kitleler,bulutlara,kuşlara, tanrıya daha yakındırlar; bu
yüzden de aşk ancak onların yüreklerini vatan kılabilir
kendine.
Belki de aşka dair söylenmedik söz, söylenmiş olanlardan
çok daha fazladır kim bilir. Çünkü aşk, her insan nasıl
benzersizse, her insanda farklı yaşanan bir duygu değil
midir? Her insan kendini farklı sözlerle ifade eder.
Aslolan da söz değil,bize o sözleri söyleten duyguları
yaşıyor olmamız değil mi.Söz ki,insanın yaşadığı içsel
fırtınaları anlatmakta hiçbir zaman yeterli olmayacak.
Bilim sınıflı toplumlarda egemen sınıfların elinde,
insanlığın rahatını huzurunu düşünerek işleyemez.
Kapitalist toplumda insan değil, sömürü söz konusudur.
İnsan mutluluğu ise asla önemsenemez. Bilim insanlığın
hizmetinde olduğu zaman gerçekten de,iç dünyamıza
yansıyan güzellikler üretiliyor olacaktır.İnsanı sömürme
temeli üzerinde yükselen her sistemde,kadın
–erkek,ana-baba-çocuk,seven –sevilen ilişkileri
de,dostluk arkadaşlık,aşk gibi duygular da,onları
sakatlamak üzere kurgulanmış koşulların avuçlarına
doğacaktır.Bundandır,aşklar hep yalan çıkar; dostlarsa
hep sahtekâr.Sonuçta,sürekli olarak mutsuzluklar,düş
kırıklıkları yaşanır.Fuzuli’nin “Aşk imiş her ne var
âlemde” sözü,bu âlem için geçerliliğini kaybeder.Âlem
çünkü,insanın insanı kul ettiği,çocukların başına
bombalar yağdırılan,para adındaki puta milyarlarca
insanın sabah akşam secde ettirildiği bir âlemdir.Orada
aşk olsa olsa, bu sisteme karşı savaşmakla sağlığına
kavuşup,anlamını bulabilir.Bunu görmezden gelerek,aşk
üzerine,inci gibi söz dizen zamanımızın şair ve
yazarları,yalnızca,insanların karşısına sistemin bir
aldatmaca olarak koyduğu sanal bir aşkın belleklere daha
bir çivi gibi çakılmasına yardım
etmektedirler.Filmlerde,kitaplarda anlatılan,dizelere
dökülen aşk,kapitalist sistemde milyonlarca insanı
kandırmaya yarayan bir hayaldir yalnızca,bir
hastalıktır. Maksim Gorki’nin”Yazarlar insan ruhunun
mimarlarıdır” sözündeki gibi şairin ve yazarın bir
görevi de,ruhlarımızı sağaltmak olmalıdır.Dünya
piyasalarında en çok satan postmodern kitaplar nasıl
ki,sakat bir aşkı insanların bilincine allayıp pullayıp
giydiriyorsa,bizde de bunun benzerlerini adım başı
görmek olası.Hatta diyebiliriz ki,doğru olan
istisnadır.Arzu,güçlü istek anlamına gelen bir söz
olarak,aşk için kullanıldığında çoğu zaman cinsel
isteğin bir ifadesidir.Örneğin,insana düşünmemesini
buyuran Orhan Veli neyin temsilcisi olabilirdi.
Düşünme,
Arzu et sade!
Bak, böcekler de öyle yapıyor
Bu örneği o kadar çoğaltabiliriz ki.Ancak,zamanımızın
yazıcılarının sadece düşünmeyen,arzu eden insan
tiplemesinin mimarlığında,sistemin iyi birer temsilcisi
olduklarını söylememiz ve bu örnek,konu hakkında başka
söze gereksinim bırakmıyor sanırım.
“Bu sistemde aşk olmaz mı? ” gibi bir soru,bu sisteme
rağmen aşk hep var olacaktır biçiminde
yanıtlanmalıdır.Evet,sistem,insanlık dışı bir sömürü
düzeni olunca,insanı insanlıktan çıkartmanın tüm
koşullarını sürekli hazırlamaktadır. Her sistem de her
canlı gibi ölüm korkusunu yaşar
sürekli.Nedense,diktatörler, zorbalar,halktan daha çok
korkar ölümden.Onların bu dünyada sonsuza kadar
kalacakmış gibi yaptıkları her şey,tarihin çöplüğüne
gömülecektir; bilirler bunu.Bu da zulümlerini daha bir
arttırır.Çünkü yaşam biçimleridir zulüm, zulmederek daha
çok yaşayacaklarını sanırlar.İşte tam da bu
noktada,aşktır kalabalıkların,milyonların direncine
verdikleri sabırlı su.Başkaları için ağlamanın,
yanmanın, direnmenin, savaşmanın,ölmenin güzelliğini
bilen insanlar,aşka layıktır.Bencillikle işi olmayan bu
yüce duyguyu sökemedi zorba sistemler insanlığın
sinesinden.Aksine,öyle bir duygu ki,bencil yanlarımızı
onardı kalbimize düştüğü zaman.Yoksulların en büyük
zenginliği oldu ilk insandan bu yana. Milyonlarca
türküye,ağıda döktük,efsaneler yarattık aşka dair.Ona
sığındık yalnızken; kimsesizken kimsemiz oldu,yaramızı
yar ettik,sabır taşlarını çatlata çatlata
bekledik,özledik,aradık…
“İnsan çift yaratılmış” derdi eskiler.Herkese göre
deliydi ama yâriydi yârinin kimisi..”Tencere kapak
“benzetmesini yaptılar maşukunu bulan âşıklar için.Her
insanın bir insanı var mıydı sahiden.Yani bu zamanda bu
düzende,bize en çok uyan birileri olur muydu.”eş ruh”
diye bir aldatmaca uydurdu batı kaynaklı düşünce
sistemi.Olaya daha nesnel bakmak gerekiyor.İnsanın bir
benzeri,eşi olur mu?
“Gönülden gönüle pencere olduğu muhakkak. İki gönül, iki
ten gibi birbirinden ayrı ve uzak kalamaz.iki kandilin
yağ konan kapları birbirine bitişik değildir ama
ışıkları birbirine katışmış birleşmiş¬tir.Hiçbir âşık
yoktur ki sevgilisinin vuslatını ara¬sın, dilesin de
sevgilisi onu aramasın, dilemesin! Fakat aşk, âşıkların
vücudunu inceltir, zayıf¬latır., sevgililerin
vücutlarınıysa güzelleştirir, semir¬tir!
Bu gönülden sevgi şimşeği çaktı mı bil ki o gönülde de
sevgi vardır.
Gönlünde Tanrı sevgisi arttı mı şüphe yok ki Tanrı seni
seviyor.”diyor Mevlana. Bize diyecek söz bırakmayacak
kadar güzel söylüyor. Eğer sen gerçekten doğru olanı
bulup sevmişsen,o da seni sever.”Burada Marks’ın ünlü
sözünü alalım: 'İnsanı insan olarak düşünün ve onun
dünya ile ilişkileri de insanca olsun,o zaman sevgiyi
sadece sevgiyle,güveni güvenle...değiştirebilirsiniz.”
diye başlıyor Marks,yani sevginin karşılığı sevgiden
başka bir şey olursa,o sevgi satın alınmış
demektir,sevgi değildir.(Burada Halil Cibran’ın şu
sözlerini anımsıyoruz;
” Karşısındakine kendinden başka hiç bir şey vermez
Sevgi, ve kendinden başka hiç bir şeyi de geri almaz.
Ne kendi dışındaki şeylere sahiptir, ne de kendisine
sahip olunabilir;
Çünkü Sevgi, kendi kendini bütünler ve kendi kendine
yeterlidir.”)
Marks devam ediyor; ”Eğer sanattan tad almak
istiyorsanız,sanatkârca eğitilmiş olmanız gerekir,eğer
başka insanları etkilemek istiyorsanız,onlar üzerinde
gerçekten uyarıcı ve geliştirici etki yapan bir kişi
olmalısınız.İnsanlarla ve doğayla olan her
ilişkiniz,sizin iradenizin nesnesi olan,gerçek bireysel
yaşamınızın en net yansıması olmalıdır.” Sanatkârca
kendini eğitmemiş birinin sanatkârlık taslaması,
sanatkârlık yapmaya kalkması soytarılıktan başka bir şey
olamaz. Bu anlamda, zamanımızda pek çok sanatçıyı(!) bu
kategoriye sokmak mümkün. İnsanları etkilemek için bir
takım oyunlara girmenin de hiçbir anlamı olmaz.Böyle bir
davranış olsa olsa şaklabanlık olabilir.”Eğer sevginiz
sevgi doğurmuyorsa bu,sevginizin,sevgi üretmediği
anlamını taşır.Eğer seven kişi olarak yaşamınızı ortaya
koyuyor ama sevilen bir kişi olamıyorsanız,sevginiz
güçsüzdür.Bu bir talihsizliktir,mutsuzluktur' diye
bitiriyor Marks sözünü.Sevginiz,karşı taraf
üzerinde,doğal ve kendiliğinden bir akış
sağlamalıdır,bunun dışındaki her çaba,boşuna
olacaktır.Ben bu alıntıyı bu biçimde yorumladım.Sana ait
yârse eğer,o da seni arıyordur ve ilgiler mutlaka
karşılıklı olacaktır.Mevlana diyor ki; ” Tek elin sesi
çıkmaz. öbür elin olmadıkça, İki elin birbirine
vurulmadıkça ne ses çıkar, ne seda!
Susuz, ey tatlı su diye ağlar, inler ama su da nerde o
susamış, diye ağlar, inler!
Bizdeki bu susuzluk, suyun bizi çekmesinden ileri
gelir.. biz suyunuz, su bizim! . Tanrı hikmeti ezelde
bizi birbirimize âşık etti. O ezelî hükme göre kâinatın
büyük zerreleri çift çifttir ve her cüz'ü de kendi
çiftine âşıktır.Âlemde her cüz'ü de muhakkak kendi
çiftini İster. Kehribar, nasıl saman çöpünü çekerse her
cüz'ü de muhakkak kendi çiftini çeker.”Mana âleminin
sarrafı olarak adlandırılan gönül adamı,
gökyüzünü erkeğe,yeryüzünü kadına benzeterek devam
ediyor; ” Bu iki güzel, birbirlerinden süt emmeseler,
bir¬birlerini sevip koçmasalar nasıl olur da
birbirlerinin muradına dolanırlardı?
Yer olmasa güller, erguvanlar nasıl biter, gök¬yüzünün
suyu,-harareti olmasa yerden ne hâsıl olur?
Dişinin erkeğe meyli, ikisinin de işi tamamlan¬sın
diyedir.
Bu birlikte âlem beka bulsun diye Tanrı erkek¬le kadına
da birbirlerine karşı bir meyil verdi.
Her cüz'e de, diğer bir cüz'e meyil verdi., ikisi¬nin
birleşmesinden bir şey doğar, bir şey vücut bu¬lur.”
Bütün bunlar kuşkusuz güzel sözler.Ancak gerçekten
de,bir yerlerde bizi bekleyen ve arayan bir yârimiz var
mı.İslam inancındaki,ruhlar yaratıldığında,ruhumuzun
tanış olduğu sevgili var mı gerçekten.Eğer
varsa,insanların çoğu bunu bilmiyor.Eğer varsa,neden bu
dünyada karşılaşmak ihtimali,neredeyse imkânsız
denilecek ölçüde zayıftır.Eğer aynı zaman diliminde
dünyaya gelmişsek,kim bilir,nerededir,hangi
ülkededir.Belki bir genelevde saat başı bir başka insana
satılan kadının eş ruhu,Paris’te bir kilisede rahiptir;
belki Afrikada bir ülkede açlıktan öleli çok zaman
olmuştur.” Kim bilir belki de,birlikte olduğumuz kişinin
ta kendisidir.
'Tüm diğer konularda değersiz ve yararsız biri olsam da,
en azından seven ve sevileni kolaylıkla ayırt edebilme
yetisi, her nasılsa bana tanrı tarafından verilmiştir.”
diyen,Sokrates’e göre; ” Eros mitolojik olarak
konuşulduğu zaman bile, bir tanrı değildir. Tanrılar
yetkindirler, oysa Eros'un kendisinin bir yetkinliği
yoktur ve yetkin olan bir şey, her ne olursa olsun,
zorunlu olarak, aşktan yoksundur. Aşkın özü daha çok
yetkinliğin karşıtıdır: Yetersizlik, eksiklik,
yoksunluktur, eksiklik bilinci ve gerçekleşme ve
tamamlanma arzusudur. Aşk sevilenin eksikliğidir ve
tanrılar hiçbir şeyin eksikliğini duymazlar.
Tanrı değilse eğer. Eros nedir? Hâlâ söylenceye
dayanarak konuşan Sokrates, Eros’a büyük bir tin ya da
daimon adını verir. Bir başka deyişle Eros ne tanrı ne
de insan olup, tanrılarla insan arasında bulunan,
'aradaki uzayı (mekânı) dolduran ve bütünü kendisinde
birleştiren' bir şeydir.” İslam Tasavvufunda ise “'Ben
gizli bir hazine idim. Bilinmeyi istedim ve âlemi
yarattım.' kudsî hâdisine dayarak, yaradılışın gayesi
aşktır. Kur’an’da Âraf,172-de 'Hani Rabbin,
Ademoğulları'ndan onların bellerinden soylarını dışarı
aldı ve 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim? diyerek
kendilerini birbirine şahit tutmuştu da onlar da 'Evet
şahidiz ' demişlerdi. Allah kıyamet günü şöyle
diyemeyesiniz diye bunu böyle yaptı; 'bizim bundan
haberimiz yoktu. 'biçiminde anlatılan,ezel
meclisinde,Allah’ın ruhlarla yaptığı bir tür sözleşme
vardır.Orada ruhların birbirini gördüğü belirtilip ve,bu
dünyada karşılaşınca,birbirini bulacak olan
âşıklar,dostlar biçiminde yorumlanır,bu
ayet.Sonuçta,”âlemde ne varsa aşktır” İslam tasavvufuna
göre.Sokrates’in düşüncesi de bundan çok uzak değil
görüldüğü gibi.İslam Tasavvufunda,”vahdet-i vücut”
olarak adlandırılan ilahi aşktır.Sokrates ise
“Tanrılarla insanlar arasındaki boşluğu dolduran ve
bütünü kendisinde birleştiren” bir unsur olarak söz eder
aşktan.
Dna larımızın,dedelerimizden bize gelen bir takım
özellikler ve hastalıklar gibi,ezel meclisinde,bu
dünyada bize en uygun,diğer yarımız olan insan için de
kodlandığını belirten zamanımızın bir takım
yazıcıları,yeryüzünde insanı biçimlendiren koşulları
tümüyle reddeden bir anlayışın savunuculuğuna
düşüyorlar.(zamanımızda bilim dna lara,genlere müdahale
ederek hastalıkları ortaya çıkmadan yok etme noktasına
gelmiştir) Bu tıpkı,insanın başına gelen bütün
olumsuzlukların,savaşların,belaların
sorumluluğunu,kadere yüklemekle aynı şey oluyor.İnsanın
insanı kul ettiği, insanın yaşam biçimini,insanın
isteklerini,zevklerini,dünyaya bakışını belirlediği
zamanlarda,bu dünyada olan her şeyin
sorumluğunu,doğmadan önce belirlenmiş olan yazgıya
yükleyen,”şükürcü” anlayışla aynı konuma düşmüş
oluyorlar.Filmerde gösterilen çok zenginle çok yoksulun
aşkı ne yazık ki bu dünyanın koşullarına pek uygun
düşmüyor.
Sokrates aşka dair gayet akla uygun tespitler yapıyor:”
Aşk her zaman bir şeyin aşkıdır Zorunlu olarak bir
nesneye doğru yöneltilmiş durumdadır. Sevmek demek bir
şeyi sevmek demektir. Ancak aşkın nesnesi nedir? Çok
yalın olarak, insanın gereksindiği, arzu ettiği ve
istediği şeydir. İnsan zaten sahip olduğu bir şeyi
gereksinmediği, istemediği ve arzu etmediğine göre, aşk
her zaman insanın henüz sahip olmadığı bir şeye
yönelmiştir” Burada biz şunu söyleyebiliriz:çoğu insan
için aşk,bu dünyada yaşamını araç yaparak yöneldiği
amaçtır.Farkında olmadan kölesi olduğu,istekler,giderek
büyür ve,onun tüm varlığını gasbeden bir canavar
olur.İslam dininde “nefis” denilen,bu hırs yüklü
istekler,asıl aşktan bizi yoksun bırakan
hastalıklarımızdır.Çoğu insan hayat boyu insanları
sömürür,haksızlık yapar,rüşvet alır,haksız kazanç
yolları bulur,para kazanır; ama o parayı yiyemeden de
ölür.Onlar için aşk,bu yaşamlarını gasbeden çılgın
tutkudan başkası değildir.Böyleleri için,karşı cinsten
kendilerine en uygun kişinin fiyatı, ya paradır,ya
gösterişli meslek diploması vb.Elbette onlar için de bu
dünyada,satın alabilecekleri,biçilmiş kaftan,tencere
kapak kişiler vardır. Bu dünyada,karşı cinsten,herkese
en çok uyan birisi elbette vardır.Olmaması akla ve
bilime aykırı olurdu.Sokrates’in bu konuda söyledikleri
şöyle devam ediyor:” Aşk iyi, yararlı ve hayırlı olan
bir şeye duyulan arzudur; doğamız itibariyle,
eksikliğini duyduğumuz, gereksindiğimiz, eşdeyişle
doğamız itibariyle bizim bir parçamız olan ve bizi
tamamlayacak bir şeye duyulan sevgidir. İnsansal aşk.
İnsan için iyi olana duyulan sevgiden başka bir şey
değildir, insanın doğal ereği ve hedefine doğru
yönsemesidir, her bireyin doğuştan getirdiği,
kendini-gerçekleştirme gereksinim ve isteğidir” Aslolan
da bu değil mi:insanın kendini
gerçekleştirmesi.İnsanın,yeryüzünde benzeri olmayan bir
varlık olarak,kendi dışında önüne konulmuş yasa,kural
ölçülerin duvarlarını aşarak “kendi” olabilmesi,Bu
elbette,insanı var eden koşullar dâhilinde oldukça
zor.Beğenilerimiz ve zevklerimiz bile dışardan bize
veriliyorken,kendi iyi’mizi,güzel’imizi,aşk’ımızı var
edebilmek hiç de kolay değil.
Bizim en büyük eksikliğimizdir aşk, bundan olmalı yaşam
boyu bitmeyen susuzluğumuz olması.Büyük bir kendini
tamamlama çabası içinde çırpınarak yaşanan mutsuzluğumuz
ve mutluluğumuz..Sokrates tam da bunu anlatıyor; ”
Eksikliğini duyduğumuz, doğamıza uyan bir şeye duyulan
arzu olarak görüldüğünde, aşk bizim dışımızda bulunan
bir mutlak diye sunulmuş bir şeye duyulan aşk değildir,
tam tersine, bizim doğamızın bir parçası olan, ve onu
tamamlayan bir şeye duyulan aşktır. Çok yalın olarak,
eksikli ve sonlu oluşumuza ilişkin bilinçliliğin
doğurduğu gerçekleşme aşkıdır.” Çoğu insan arayışının
farkında bile olmadan aramaktadır kendisini tamamlayacak
olan diğer parçasını.Eksikli yanı sürekli sancıyarak ve
kanayarak yaşanan bir maceradır insan ömrü.Bizim diğer
parçamız olan kişi de,kendi diğer parçasını
arayarak,kendini tamamlama,gerçekleştirme sancılarını
yaşar.Biz kendimizin diğer yarısını çeken bir mıknatıs
gibi yaşarız; böyle olunca da,ne yaşı başı vardır
aşkın,ne de insanların koyduğu denklik kurallarını
tanır.Mevlana; “Âlemde her cüz'ü de muhakkak kendi
çiftini İster. Kehribar, nasıl saman çöpünü çekerse her
cüz'ü de muhakkak kendi çiftini çeker.
Gökyüzü yere merhaba der, demirle mıknatıs nasılsa ben
de seninle Öyleyim.”diyordu.Sonsuz bir arayıştır işte bu
macera,yurtsuzların yurdunu aramasına benzer.Âşık yana
yana arar maşukunu,bir garip yolculuktur.Mevlana şöyle
diyor; ” Sevgililerin aşkı, onların yanaklarını
parlatır; âşıkların aşkı, âşıkların canlarını yakar,
yandırır! Kehlibar, niyazdan müstağni gibi davranan bir
âsıktır., o uzun yola düşen, o uzun yolda savaşansa
saman çöpü! ..” Hüsrev ü Şirin’in başlangıcında; ”
Hayvan gibi yalnız yemek ile, uyku ile kalma; bir kediye
de olsa gönül bağla! Se¬nin bir kediye âşık olman, kendi
kendine aslan olmadan daha iyidir.” Diyen Nizami’nin
Mevlana’nın biraz önceki sözlerine çok benzeyen sözleri
aynı şeyi pekiştiriyor; ” Eğer bir taşın sinesine aşk
düşerse, bir cevhere âşık olmaya hak kazanır. Eğer mıkna¬tıs,
âşık olmasaydı, o şevk ile demiri nasıl ka¬pardı? Eğer
yolunun üzerinde aşk olmasaydı, kehrubar saman çöpünü
aramazdı. Ne kadar taş ve ne kadar cevher vardır,
yerlerinde öy¬lece dururlar, ne demiri ne de samanı
kapmaz¬lar. Her bir cevher —ki bunlar sayısızdır — kendi
merkezine meyleder”
Bizim için,önceden hazırlanmış,buluştuğumuz zaman her
şeyin,yerini bulup oturacağı; gerekli bütünlüğün
oluşacağı bir insanın varlığına inanmak mümkün
olabilirdi; eğer ki,aşk ilişkisinin doğasına ters
olarak,,karşımızdaki insanı olduğundan farklı
göremeseydik.Sevgili daima en mükemmel olan değil
midir.Onda kusurlar bile bir özellik oluvermez mi çoğu
zaman.Onu tanıdığımız anda, karşımızda,bütün gizemleri
ve güzellikleriyle,keşfedilmeyi bekleyen bir dünya değil
midir sevgili.Başka olandır o,en farklı olandır; ve
böylece başlar Şeyh Galib’in “Aşk”ına ateş denizlerini
aşmayı göze aldıran yolculuk.Aşkın doğasında bu var;
ancak,gerçekte olanla,bizim,aklımızı bir tarafa atarak,
gönlümüzde,düş dünyamızda yeniden var ettiğimiz aynı
varlık değildir.Ama eğer,şansımız yaver gider
de,yârimiz,onun varlığına attığımız her adımda,bizi
şaşırtarak,tam da umduğumuz gibi çıkarsa,işte buna
mucize denir.Belki de,bütünlenip tamamlanma böyle bir
şeydir.İki taraf da karşılıklı tamamlanıp,kendini
gerçekleştiriyor,Mevlana’nın kandilleri gibi,birlikte
ışık saçarak.” Çünkü tüm insanlar gerçekten iyi olanı,
eşdeyişle doğaları itibariyle kendilerinin bir parçası
ve kendilerinin olan bir şeyi severler ve bu nedenle,
iyi bir şey yaratır ve arkalarında iyi bir şey
bırakırlarken, sevdiklerini korur ve
ölümsüzleştirirlerken, gerçekte kendilerini yaratmakta,
korumakta ve ölümsüzleştirmektedirler” diyor Sokrates.
Bir insanı değiştirerek,kendi insanımız kılmanın mümkün
olamayacağını, söyleyebiliriz burada.Bir
insanı,kendinden başka bir insan yapmak,kafamızdaki
kalıplara uydurmak olanaksızdır.Bunu kendisi istese
bile,başaramayacaktır.O yalnızca bizimle tamamlandığında
kendisi olabilen bir varlıksa,bizim yârimiz demektir.
İlişkilerinin başlangıcında,sürekli kavga eden insanlar
tanıdım.Sürekli kavga eden,başkalarının ne diyeceğini
umursamadan birbirini kıran,rezil olan arkadaşlarım
oldu.Özellikle,bir çift var ki,bu yazının yazılmasına
neden olan onlardır.Anımsıyorum; İzmir’de iki dersane
öğretmeni olarak tanışmışlardı. Kadın felsefe
öğretmeni,erkek tarih öğretmeniydi.Kavgalı bir ilişkiydi
onlarınki.Defalarca ayrılıp,sonra yeniden bir ayaya
gelmişlerdi.Kadının ailesi öğretmen kökenli,erkeğin
ailesi gecekonduluydu.Biri alevi diğeri Sünni
kökenliydi; ama önemsemedikleri bir durumdu bu.Sonra
erkek,İzmir’den,İstanbul’a gitti.Bu gidişle,aynı zamanda
kadını terk etmiş de oluyordu.Fakat çok zaman
geçmedi,kadın da onun peşinden İstanbul’a gidip,orada
bir dersanede çalışmaya başladı.Yedi sekiz ay sonra
da,bir yaz günü evlendiler İzmir’de.Kadın,erkeğin
ailesini sevmiyordu başından beri.Bunu da sürekli olarak
belli ediyordu.Çok bir zaman geçmedi,birkaç ay
sonra,erkeğin İstanbul’da evini önce terk ettiğini; bir
ay kadar sonra da,geri döndüğünü.Bir süre sonra,erkeğin
izmirdeki ailesinin evinde aileyle birlikte,mahalleye
rezil olurcasına bir kavga edildiği duyuldu.Kavga
sonucunda,gecenin bir yarısı erkeğin ailesi,gelinlerini
evden kovmuşlardı.Tam bir rezalet.Eşi de ağzını bile
açmamıştı.Buna benzer olayları pek çok insan yaşamış;
yaşamayan azınlık da defalarca tanık
olmuştur.Arkadaşım,yaşadığı aile faciasından sonra,biraz
kendine gelebilmek için,benim yaşadığım bozkır köyüne
geldi.Gezdik,tozduk, konuştuk,tartıştık.Kaçınılmaz
olarak boşanacak ve bir daha da arkasına
bakmayacaktı.Döndükten bir süre sonra,eşiyle tekrar aynı
eve yerleştikleri haberi duyuldu.Bu olayla birlikte
de,evin tek oğlu olan arkadaşımın ailesiyle arasındaki
köprüler tümden yıkıldı.Öyle ya,eşinden memnun olmayıp
bunu ailesiyle paylaşarak cephe oluşturan bir insan
ailesine ne diyecekti ki.Ailesiyle birlikte,eşini sokağa
atmıştı.
Beş yıl kadar bir zaman sonra onların ziyaretine
gittim.Zaman içinde çok uyumlu bir ilişki
geliştirmişlerdi.Son derece birbirini tamamlayan iki
insan vardı şimdi.Anlaşılan o ki,bir ağaç büyütürcesine
emek verilerek,iki insan birbirini yeniden
yaratıyordu.Çocuğun önce emeklemesi,sonra düşe kalka
yürümeyi öğrenmesi gibi,iki insanın sevgisi de,ancak bin
bir güçlüğü yenerek,koşmayı başarabiliyordu.Sokrates bu
saptamayı şöyle destekliyor; ” Bu, hiç kuşkusuz, seven
ya da sevilen*söz konusu olduğu sürece, sevgi
ilişkisinin daha az maieutik (x) olduğu anlamına gelmez.
Çünkü, seven her ne denli sevgiliyi, kendi iyi imgesine
dönüştürmeye çalışırsa da, bunu sevgiliyi. onun doğası
İtibariyle olma gereksinimi duyduğundan farklı bir şeye
dönüştürerek yapmaz. Herhangi bir doyurucu ilişkinin
temeli, seven ve sevgilinin ortak olarak (iyi) bir şeye
sahip olmaları ve büyük ölçüde aynı şeyi sevmeleri ve
istemeleridir, bu nedenle seven sevgiliyi kendi iyisine
dönüştürerek, ona zarar vermez, ancak daha çok, onun tam
anlamıyla gerçekleşmesi için, doğası itibariyle olması
gerekene dönüştürerek, yardımcı olur. Seven bunu. kendi
iyi anlayışını sevgiliye hile ile kabul ettirerek değil
de. onun kendisi için gerçekten de iyi olanı elde
edebilecek, kendisi sevgilinin bunu elde etmesinde salt
bir vesile olacak biçimde, kendisine doğru dönmesini
sağlayarak yapar. Eğer durum böyle olmasaydı, aşk
ilişkisi meyvesiz kalacaktı, çünkü ilişkide ortaya çıkan
iyileşme ve gelişme, kişinin bizzat kendi gelişmesi
değilse, hiçbir biçimde gerçek bir gelişme değildir. Aşk
ilişkisi hem seven hem de sevilen tarafında doğurtucu ya
da üretici kalmalıdır: Hem seven hem de sevilen
diğerinin kendi kişisel gelişmesi, ortak iyiye doğru
karşılıklı bir ilerleme için bir vesile, bir
fırsattır.”O halde insanların başlangıçta, kimseden
utanmadan,yaptıkları onca kavga ve rezillik,hayalimizde
yeniden oluşturduğumuz sevgilinin gerçeğiyle buluşma
sürecinde ortaya çıkan hayal kırıklıklarının bir sonucu
olduğu gibi,aynı zamanda karşılıklı birbirine nüfuz
etme,bir tür uç noktalarda sınama değil midir.Biz aynı
zamanda da kendimizi sınıyoruz o zaman.Sadece sınamakla
kalmıyor,dönüştürüyoruz da,hem kendimizi,hem de
karşımızdakini.Bu dönüşümde,zaten,değişmesi mümkün olan
fazlalıklarımız değişiyor.Eğer ki,kişinin “kendi”ne dair
bir değişme veya değiştirilme söz konusu olursa,işte o
zaman,ilişki bitiyor.” Aşk ilişkisi, doğası gereği,
sorgulayıcı ve çürütücüdür. Her şeyden önce, aşk bir
anlamda kuşkudan, sevgiliyi sorgulamadan, incelemeden ve
sevgiliye ilişkin bir araştırmadan oluşur, çünkü seven
sevgilisinde kendisini tamamlayacak, gerçekleştirecek
olan şeyi aramaktadır; bu nedenle seven gerçek
sevgilisini bulmak ereğiyle, bıkıp usanmadan insanları
sınar ve inceler ve eğer talihi yaver gider de, aradığı
sevgiliyi bulabilirse, onun gerçekten araştırmasının
gerçek nesnesi olup olmadığını anlamak -gerçekte, onu
(iyiye ilişkin) yeni araştırmasının nesnesi yapabilmek-
için, bu kez de sevgiliyi inceler. İkinci olarak, aşk
sorgulayıcı ve çürütücüdür, çünkü insanın kendisiyle
olan bir ilişkisi olarak bile. aşk doğası gereği,
insanın kendisi ve kendi gerçekleşmesi için kaçınılmaz
bir arayıştır: Bir sorgulama ve kuşkulanma (ben altı
üstü bu kadar mıyım? Ben yalnızca bunlardan mı
ibaretim?) , bir araştırma (Ben neyim? Ne olmam
gerekir?) , bir yâdsıma (Şu an bende ortaya çıkmış kişi,
kesinlikle yeterli biri değildir!) ve gelişmeyi isteme
sürecidir.” Diyor buna Sokrates. Sokrates’ten bu kadar
alıntı yaptıktan sonra,çok başka bir yer ve zamandan
uzak doğudan Me-Ti’nin sözlerine kulak verelim; ” Burada
üzerine çok şey söylenebileceğinden kuşku et¬mediğim
bedensel zevklerden söz etmiyorum. Amacım, üze¬rine
söylenebilecek pek bir şey olmayan aşktan söz etmek de
değil. Dünya, bu iki olguyla da yetinebilirdi. Ama sevgi
bir üretim olgusu olduğu için, onu ayrıca ele almak
gere¬kir. Sevgi, iyi ya da kötü yönde olmak üzere,
sevenleri ve sevilenleri değiştirir. Daha dışardan
bakıldığında sevenler yüksek bir düzenin üreticileri
olarak görünürler. Tutkulu¬durlar ve engel tanımazlar;
yumuşakbaşlıdırlar, ama zayıf değildirler. Her zaman ne
gibi sevecen davranışlarda bulu¬nabileceklerini
araştırırlar (ve bunu yalnız sevdikleri için değil,
herkes için yaparlar) . Sevgileri için sürekli olarak
yapıcıdırlar, sanki bir gün gelip de tarihini
yazacakmışçasına, o sevgiyi tarihsel kılarlar. Sevenler
için hiç yanlış yap¬mamakla, tek bir yanlış yapmak
arasındaki fark, çok bü¬yüktür — oysa dünya, böyle bir
fark üzerinde rahatlıkla durmayabilir. Sevgilerini
olağanüstü kıldıklarında, teşekkür edecekleri yalnızca
kendileridir; başarısızlığa uğradıklarında ise, nasıl
halkın yöneticileri, halkın kusurlarını ileri sü¬rerek
kendilerini aklayamazlarsa, sevenler de sevdiklerinin
kusurlarıyla kendilerini aklayamazlar. Sevenlerin
üstlendik¬leri görevler, kendilerine karşı görevlerdir;
bu görevlerin yüklediği borçları yerine getirmek için
gösterdikleri titizliği kimse gösteremez. Sevenlerin
başkalarının ciddiye almadığı pek çok şeyi, en küçük
dokunmaları ve en algılana¬maz gibi görünen sesleri bile
ciddiye almaları, gerek sevginin, gerekse başka büyük
üretimlerin özünden ileri gelir. Sevenler arasından en
iyileri, sevgileri ile başka üretimler arasında tam bir
uyum sağlamayı başarırlar; o zaman seve¬cenlikleri genel
bir nitelik kazanır, yaratıcı yetenekleri ço¬ğunluğa
yarar sağlar ve bu türden sevenler, üretici olan ne
varsa desteklerler.” Bu sözlere katacak bir yorum
bulamıyorum.
“Sana büyük bir sır söyleyeceğim zaman sensin”
Diye başlayan dizelerin şairi çağımızın Büyük aşığı
Aragon,Elsa’ya “zaman sensin” diye sesleniyor ve ekliyor
“zaman kadındır” Zaman,öldüren ve yaşatandır.Her şey
zaman içinde büyür ve gelişir; yaşlanır ve ölür.Zaman
üretken ve doğurgandır.Elsa’yı,daha doğrusu
kadını,zamanla özdeş kılıyor Aragon.Kadın üreten ve var
edendir, sevginin mimarı odur.Aşk onun dâhilinde var
olur ve büyür.Aşk onun dâhilinde sonsuz olur veya
ölür.Her insanın bir insanı var mıdır? Sorusuna
karşılık,Aragon’un aşk üzerine söyledikleri oldukça
önemlidir. CREMIEUX’in Büyük ozanla yaptığı söyleşinin
bir yerinde şöyle diyor Usta:” Önce kavramlar üstünde
anlaşmak gereki¬yor, yoksa söylenenler açıklığa
kavuşamaz. Sözlüğe, örne¬ğin Larousse'a bakacak
olursanız, gizemcilik, ilahi düşün¬celere dalarak
yetkinleşme yoludur. Şiirimin amacının, tut¬tuğu yolun
bu olmadığı biliniyor. Le Fou d'Elsa'yı gizemli anlatıma
yaklaştıran tipik anlatımı, Arap gizemcilerinde şöyle
bir araştıralım. Arap gizemcilerinin en büyüklerinden
biri olan İbni Arabî der ki 'bir varlık gerçekte,
yaratıcı¬sından başka kimseyi sevmez '' İşte, başka
başka biçimlerde anlaşılabilecek bir söz. Ben kendi
adıma, sevdiğimi ta¬nıyorum, ama yaratıcımı tanımıyorum.
İbni Arabî’nin bu düşüncesini gerçeğe daha uygun bir
hale getirmek için cümleyi tersine çevirip şunu söylemek
gerekmez miydi..'Beni sevdiğim yaratır.' İşte bu,
ayakları üstüne oturtulmuş gizemli düşüncedir”
Bu söz üzerine,bu konuda söylenecek başka bir söz
olduğunu sanmıyorum.İnsanın birer tüketim nesnesi,aşk da
dâhil tüm duygularının sökülmeye çalışıldığı
zamanlarda,gerçekten de insanı sevdiği
yaratır,çiçeklerin yeniden açmasını sağlayan yağmur
gibi,güneş gibi.Bütün dayatmalara rağmen,kimsenin
uğramadığı yıkıntılardan yükselen çiçekler gibi aşk, en
büyük başkaldırıdır. Başkaları için ağlamayı,
yanmayı,direnmeyi,savaşmayı,ölmeyi bilen insanlar olduğu
sürece, aşka mahcup olmayacaktır insanlık.Şu an,bir
yerlerde nasıl,öpüşür gibi usul usul yağıyorsa
yağmurlar; ve bir yerlerde güneş olanca güzelliğiyle
kucaklıyorsa şafakları, aşklar da öylesine aşk gibi
yaşanmaya devam ediyor,birbirini aşkla yeniden yaratan
sevgililerde,yeniden,yeniden,yeniden…
ŞİİRLERİMDEN BAZILARI
BOŞUNA
Aşkına dilenci değilim senin
Dönüp de geriye baksan boşuna
Bir gurur taşırım inanması zor
Dünyayı uğruma yaksan boşuna
Yüzümü çevirdim önüm değilsin
Rotamı döndürdüm yönüm değilsin
Sensiz de yaşarım sonum değilsin
Her gün aşk acısı çeksen boşuna
Ruhunum diyerek dursan canımda
Sen dolaşsan katre katre kanımda
Cenup Şimal Şark Garp dört bir yanımda
Aşk ırmağı olup aksan boşuna
Nedamet içinde gönlüme girsen
Yoluma çıkıp da kolunu gersen
Binlerce çiçeğin sırrına ersen
Misk-i amber gibi koksan boşuna
Bilinsin hıncımın sana kastı ne
Taparmıyım sandın çirkin büstüne
Aşkın oklarını kalbim üstüne
Bin defa üst üste çaksan boşuna
Umutsuzluk doldur avuçlarına
Af tecelli etmez ki suçlarına
Tüm yıldızları bir bir saçlarına
Pırlanta ederek taksan boşuna
Bana zulüm düşsün sana da sefa
Sensiz çok güzeldir yaşanan cefa
On değil yüz değil binlerce defa
Sevginle karşıma çıksan boşuna
Aklın başına gelir yalnız kalınca
Yıllar geri dönmez pişman olunca
Ruh tene küsüp de zaman dolunca
Ecel duvarını yıksan boşuna
GİDİYORSUN HA
Bir akşam üzeri geldiğin gibi
Tekrardan yan çizip gidiyorsun ha
Veda etmeden bir el sallamadan
Rüzgar gibi tozup gidiyorsun ha
Kafana koyduğun o kararınla
Faydan mı dokundu bir yararınla
Kalbime açtığın şu zararınla
Ebediyen üzüp gidiyorsun ha
Taşlaşmış kalbine zulmü katarak
Bu aşkı gönlünden silip atarak
Kaşlarını bana karşı çatarak
Sebepsizce kızıp gidiyorsun ha
Zehrinle suladın aşk güllerimi
Uzanıp tuttun mu hiç ellerimi
Uğruna kurduğum hayallerimi
Darma dağın bozup gidiyorsun ha
Dertsiz başıma bin bela sarıp da
Kalleşlik merminle kalpten vurup da
Kalemini yargıç gibi kırıp da
Ecelimi yazıp gidiyorsun ha
Ruhumu kopardın yetmedi yine
İhanet doluymuş sendeki sine
Sevgi tutmayan o zalim kalbine
Mezarımı kazıp gidiyorsun ha
SENİN YÜZÜNDEN
Yüzünde beliren sahte gülüşe
Yanıp kalıyorsam senin yüzünden
Gerçeği olmayan yalancı düşe
Kanıp dalıyorsam senin yüzünden
Sevgini unutup yaktın şerine
Bir acı bıraktın kalpte derine
Kara bulut olup yağmur yerine
Nefret doluyorsam senin yüzünden
Dönülmez yollara koydum içimi
Ayrılık diyerek yaptım seçimi
Kışlara benzeyen beyaz saçımı
Hırsla yoluyorsam senin yüzünden
Var mı bu alemde benden tasalı
Günlerce dinledim senden masalı
Hazanı yaşayan yaprak misali
Her gün soluyorsam senin yüzünden
Derdi ben avuttum sen neşelerde
Medet arıyorum boş şişelerde
Mekan sayılmayan dip köşelerde
Sızıp kalıyorsam senin yüzünden
Sayende karardı dünyam zifiri
Yaptığını yapmaz elin kafiri
Kalbime davetsiz o misafiri
Kızıp alıyorsam senin yüzünden
Kalleş lakabıyla kavuştun üne
Neden inanmıyorsun yaşanan düne
Tüm şiirlerimi suyun üstüne
Yazıp salıyorsam senin yüzünden
GEL
Karanlığı yırtan acı çağrımı
Duy da başkasına inanmadan gel
Sana hasret sana susuz bağrımı
Sivri tırnağımla yoldurmadan gel
Kabuslarım büyür şimdi art arda
Geceler çıldırdı düşler firarda
Susma ne olursun dur bir kararda
Elleri karşımda güldürmeden gel
Sensiz zor geliyor yaşamın tümü
Kurtuluş yaptırma bana ölümü
Senin için açan gonca gülümü
Dalında unutup soldurmadan gel
Gönlüm başkasına aşkı yasaklar
Yüreğim sevgini içinde saklar
Bir bir saçlarıma düşerken aklar
Beyazlar başıma doldurmadan gel
Gelişin olur en büyük hediye
Daha ne beklersin gülüm ne diye
Vuslat ateşiyle dönüp deliye
Mecnunlar yolunu buldurmadan gel
Kendini aratma mey şişesinde
Gözüm yok dünyanın şuh neşesinde
Düşüp kalırsam bir han köşesinde
Cenazemi eller kaldırmadan gel
İNANMAM
Bir değil, bin değil beklediğim gün
Geliyorum desen artık inanmam
Aşkına Ferhat’ım, karşı dağları
Deliyorum desen artık inanmam
Can bırakmadın, ruh koymadın tende
Ahım kaldı senin gibi gidende
Bin defa yeminler olsun ki ben de
Seviyorum desen artık inanmam
Benimle yaşasan bütün meşkleri
Beraber paylaşsan süslü köşkleri
Kalbimde aşkından başka aşkları
Siliyorum desen artık inanmam
Senin için yaptım desen seçimi
Sevginle doldursan bütün içimi
Pişmanlık inde beyaz saçımı
Yoluyorum desen artık inanmam
Gönlüne çizsen de sevda deseni
Versen de istemem tuzlu buseni
Ellerimi açtım duamda seni
Diliyorum desen artık inanmam
Kalbine yer yapsam sızılar gibi
Kaderine girsem yazılar gibi
Şimdi peşin sıra kuzular gibi
Meliyorum desen artık inanmam
Büsbütün bassan da beni bağrına
Kanmam sözlerini kanmam doğruna
Azrail başımda sevgin uğruna
Ölüyorum desen artık inanmam
GELME CANAN
Kalbine girmeyi çok istiyorsun
Üzeceksen ne olur gelme canan
Vakti gelince bir bir yalanları
Düzeceksen gelme ne olur canan
Soldurup gidersen kuru gül gibi
Selamı kesersen zalim el gibi
Şu durgun gönlümde coşkun sel gibi
Azacaksan gelme ne olur canan
Uzanıp da yatmak varsa dizinde
Tatlı tatlı bakmak olsa yüzüne
Dudağımdan çıkan sevgi sözüne
Kızacaksan gelme ne olur canan
Sonunda bu aşkı yerlere vurup
Kalbimi derinden yakıp kavurup
Sevgi harmanımı boşa savurup
Tozacaksan gelme ne olur canan
Gönül arzuluyor tatlı sesini
Kalbim yeni buldu mabudesini
Zor bela duran aşk abidesini
Bozacaksan gelme ne olur canan
Dindireceksen gel gönül ağrımı
Oyun bozacaksan duyma çağrımı
Taze yaralarla dolu bağrımı
Ezeceksen gelme ne olur canan
Sakın olmasın bu bir düş anlığı
Kalbime yaşatma bin pişmanlığı
Kara kalemlerle sen düşmanlığı
Yazacaksan gelme ne olur canan
GİDİŞİN
Bir meçhule doğru haber vermeden
Beni benden alıp tekti gidişin
Bitirdi gönlümü yaptığın talan
Aşkta isyanları çekti gidişin
Derdine ortaktım yaşlar dökerek
Köleyim önünde dizler çökerek
Boynumu perişan halde bükerek
Kalbime bir sancı çaktı gidişin
Bir kalleşlik eksik o lakabında
Nedense durmadın sevgi kabında
Kara gecelerin kör girdabında
Kayan yıldız gibi aktı gidişin
Zor bela ayakta durduran daldın
Kanayan yaramı sardıran koldun
Sevgini sevgime kardıran baldın
Gönlümü nar gibi yaktı gidişin
Aşkı karanlığa vurup ziftleyip
Paslı bir kilitle kalbi kilitleyip
Gönül evimi de dinamitleyip
Dünyayı başıma yıktı gidişin
Alnıma dayadın aşk silahımı
İstemem sakın ha alma ahımı
Bedenden ayırıp kalan ruhumu
Ölüm meleğine sattı gidişin
ADAM DEĞİLSİN
Ebedi sevgime inanmıyorsan
Yüzünü germezsen adam değilsin
Güzel düşlerime olmaz diyorsan
Kötüye yormazsan adam değilsin
Ayaklar altında aşka kıyarsan
Delice sevmeyi suçtan sayarsan
Gönlümden çıkıp da tezden cayarsan
Kalbimi kırmazsan adam değilsin
Ruhumu benden söküp alarak
Sevgisiz ummana hırsla dalarak
Dostane gönlüme düşman olarak
Karşımda durmazsan adam değilsin
Sevda acısını çektim sonunda
Sürekli gözyaşı döktüm sonunda
Yıkılıp karşında çöktüm sonunda
Zulmünle sarmazsan adam değilsin
Sunduğun ecele yakın süreyse
Hainlik huyunda adi töreyse
Kalleşçe davranmak sana göreyse
Sırtımdan vurmazsan adam değilsin
KADIN
Sevgiye karışıp yapamam derken
Yolumdan dönüp de sapamam derken
Et tırnak olup da kopamam derken
Beni benden söküp aldın be kadın
Melekler gıptayla bakar yüzüne
İyi ki rastladım senin izine
Sahipsiz kalbimin tam merkezine
Ilık ılık akıp doldun be kadın
Benimle kah gülüp kah da ağlayıp
Gönlümü dalgalı saçla bağlayıp
Yüreğimi kara gözle dağlayıp
Şansımı döndüren faldın be kadın
Huyum huyuna denk boyum boyuna
Beraber yatalım koyun koyuna
Beni de çekerek aşkta oyuna
Coşkulu düşlere saldın be kadın
ATAMIYORUM
Kara gözlerine takılı kalıp
Karşında sabrımı tutamıyorum
Kızıl şafağınla asılı durup
Yakamozlarında batamıyorum
İçim yandı için için sızlandı
Senden kah aşikar kah da gizlendi
Kalbimdeki tohum da filizlendi
Diğer sevdalarda bitemiyorum
Sensin yüreğimden akan şelale
Sensin bahçemde gül, zambak, lale
Şöyle bir baktım da sendeki hale
Koştukça peşinden yetemiyorum
Alıştım sendeki nazenli huya
Katil olurdum dense bir yahu ya
Çetin ceviz senin gibi ahuya
Nedense kızıp da çatamıyorum
Aklıma kazıdım bin bir cismini
Koynuma saklarım güzel resmini
Gönlümün sahibi olan ismini
Her gece anmadan yatamıyorum
Yanıp tutuştuğum gerçek bir eştin
Tek vücut olup da bende birleştin
Gizlice kalbime girip yerleştin
İçimde can oldun atamıyorum
KAPINI ÇALACAĞIM
Bana sevgiler sundun kalp kapını açarak
Gerçek aşkı tattırdın gülücükler saçarak
Duramam bu şehir de firar edip kaçarak
Bir gece yarısın da kapını çalacağım
Bu son seyahati aşk için yaparcasına
Yönümü değiştirip sana saparcasına
Et tırnaktan ayrılıp sanki koparcasına
Bir gece yarısın da kapını çalacağım
Sevincimden coşarak sevgi de hislenerek
Günahlardan sıyrılıp büsbütün uslanarak
Şiddetli yağmurların altın da ıslanarak
Bir gece yarısında kapını çalacağım
Yola çıkacağım ne geç deyip ne er deyip
Dönüşüm olmayacak kutsal bir sefer deyip
Bin bir çiçeklerden bin bir sevgiyi derleyip
Bir gece yarısında kapını çalacağım
Kalp atışını daha yakından duymak için
Hasretle yanıp duran sevgine doymak için
Çatlayan dudağına busemi koymak için
Bir gece yarısında kapını çalacağım
AŞK OLSUN ARTIK
Hırsla kırdım bir bir bütün telleri
Sazımı duyana aşk olsun artık
Ardıma alarak azgın yelleri
Özümü bulana aşk olsun artık
Sormam ki çekip de benden gideni
Umurumda değil onun nedeni
Zalimkar rüzgara verip bedeni
Tozumu bulana aşk olsun artık
Kimse acımıyor .benim halime
Gücüm yetmiyor ki akli selime
Son noktadan başka bir tek kelime
Sözümü duyana aşk olsun artık
Erkenden doluştu başıma kırağı
Mekan tutacağım hem de ırağı
Sonunda toplayıp tası tarağı
Yüzümü görene aşk olsun artık
Acıyla bitirdim gençlik çağımı
Yetmeden bozdular yeşil bağımı
Bırakın görmeyi bende çoğumu
Azımı bulana aşk olsun artık
BU GECE
Hayat savaşını çoktan kaybettim
Mağlup oluyorum tuşa bu gece
Karanlık yolların girdaplarına
Her şey hayal oldu düşe bu gece
Gönül harmanımın bitti savrumu
Deliliğe sattım artık tavrımı
Hain bir urganın yağlı kıvrımı
Bedenle ruhumu boşa bu gece
Zararla kapattım geçmiş yılları
Teker teker soldu yaşam gülleri
Kalleş bir hançerin çatal dilleri
Kendini böğrüme döşe bu gece
Dehlizde kudurur bir gölge sisi
Limana yanaşır ecel gemisi
Soğuk bir namlunun çılgın mermisi
Vuslatı kalbimle yaşa bu gece
BEDDUAM AZ GELİR
Şu anki halimden bin kez beter ol
Desem de bedduam az gelir sana
Sevincin kaybolsun şere yeter ol
Desem de bedduam az gelir sana
Şaşırıp kalsınlar seni görenler
Mekanın sayılsın ıssız örenler
Ölümcül yapılsın sana törenler
Desem de bedduam az gelir sana
Yüreğine sivri hançer çakılsın
Hummalı olasın kalbin yakılsın
Alnına isabet kurşun sıkılsın
Desem de bedduam az gelir sana
Kapın kilitlensin talip kalmasın
O taş kalbine hiç sevgi dalmasın
Acıyla ölesin kolay olmasın
Desem de bedduam az gelir sana
Ruhun bedenine küsüp yakınsın
Azrail gelip de cana dokunsun
Benden önce senin selan okunsun
Desem de bedduam az gelir sana
Zehirler karışsın yediğin aşa
Başını kabir de vuransın taşa
Izdırap içinde korkuyla yaşa
Desem de bedduam az gelir sana
Bundan sonra kanmam ki oyununa
Yılan, akrep yuva yapsın koynuna
Bütün günahlarım düşsün boynuna
Desem de bedduam az gelir sana
Sıratı geçeme ayağın kaysın
Ateşler kavursun soğuklar buysun
Çağlını bütün ahiret duysun
Desem de bedduam az gelir sana
PAYLAŞMAYI İSTEMEM
Aşkını yüreğime nakış nakış işledim
Seni seninle bile paylaşmayı istemem
Varlığını dünyamda ölesiye düşledim
Seni seninle bile paylaşmayı istemem
Senin için bezedim gönlümdeki köşkünü
Daha nasıl anlatsam kalbimdeki aşkını
Ne olursun bir kez duy mecnun olan şaşkını
Seni seninle bile paylaşmayı istemem
Çimenlere basan o ayağına kıyamam
Hasretle geçen günü yaşıyorum sayamam
Gönül dünyama senden başkasını koyamam
Seni seninle bile paylaşmayı istemem
Sana selam verenler bana düşman olurken
Göz ucuyla bakanlar buna pişman olurken
Bütün yaşantım senin gönlünde kavrulurken
Seni seninle bile paylaşmayı istemem
Gönül arzuluyor hep sana güller dermeyi
İpeksi saçlarını ben isterdim örmeyi
Kaldı ki kollarında bir yabancı görmeyi
Seni seninle bile paylaşmayı istemem
Yemin olsun kırarım sana uzanan eli
Aldığın her nefesi saçına esen yeli
Anlasana bir tanem söyletme deli deli
Seni seninle bile paylaşmayı istemem
Sensiz karanlıklara gömülüyor gündüzüm
Yokluğunda yanıyor yüreğimdeki özüm
Uğrunda ölsem bile inan ki bu son sözüm
Seni seninle bile paylaşmayı istemem
GİTTİN
Gelmiyor kelamın hırçın güzelim
Bir fırtına gibi estin de gittin
Seninle doluydu geçmiş ezelim
Selamı sabahı kestin de gittin
Bilirim değerim yokmuş gözünde
Kalleşlik doluymuş sevgi özünde
Ayrılıklar gizli bütün sözünde
Acı isyanları bastın da gittin
Hani bitmeyecek büyük pınardın
Görmeyince beni hemen yanardın
Bilirim tüylendin sen de şımardın
Hatalar sendeyken küstün de gittin
Belli olmuyordu kalpsiz oluşun
Renk vermiyordu ki nefret doluşun
Yalanmış attığın o şuh gülüşün
İçindeki kini kustun da gittin
Oracıkta dondum bilmezsin canım
Beklemezdim senden, çekildi kanım
Kaskatı kesildi de her bir yanım
Canlı bir bedeni astın da gittin
UNUTMUYORUM
Ettiğin yeminlerin hepsi de bir yalanmış
Aşkımdan bıktığın o günü unutamıyorum
Seni maral sanmıştım gerçek yüzün yılanmış
Riyaya aktığın o günü unutmuyorum
Yaptığın günahların şimdilik boyun gibi
Sende yaşanan sevda yalancı oyun gibi
Sattın kendini hem de kurbanlık koyun gibi
Kendini yaktığın o günü unutmuyorum
Başkasına koştun sen ellere yazılıp da
Bana hiç gelmedin ki kahredip üzülüp de
Bir tavus kuşu gibi nazende süzülüp de
Gelinlik taktığın o günü unutmuyorum
Zamanında aldırış etmediğim sözlerime
Köleydim önünde kan çökmüştü dizlerime
Yıllar sonrası beni görüp de gözlerime
Pişmanca baktığın o günü unutmuyorum
SEVGİMDEN ÖLECEKSİN
Beni mutsuz yaşatıp canlı öldüren canan
Sen ecelinle değil sevgimden öleceksin
Beddualarım sana benim gibi ol her an
Sen ecelinle değil sevgimden öleceksin
Elbet aşkıma mağlup olup boyun bükerek
Sevgileri tadıp göz yaşlarını dökerek
Kalbine aşk okunu yiyip acı çekerek
Sen ecelinle değil sevgimden öleceksin
Adımı ezberleyip her saniye anıp da
Sevgimin yücesine vuslatını sanıp da
Yüreğinde sönmeyen ateşlerde yanıp da
Sen ecelinle değil sevgimden öleceksin
Adam akıllı kısa zamanda uslanarak
Sevgi yağmurlarında durmadan ıslanarak
Krizleri yaşayıp beni de kıskanarak
Sen ecelinle değil sevgimden öleceksin
Sonunda kıracaksın keskin sirke küpünü
Güzelliğin geçerken beğenmezsin tipini
Hem de kendi kendine çekeceksin ipini
Sen ecelinle değil sevgimden öleceksin
ÖLECEĞİM BEN
Gönlümü dolduran aşk sözlerinin
Korlu yakışında kalacağım ben
Ateş gibi bakan şu gözlerinin
Fişek bakışında öleceğim ben
Kirpiklerini ok gibi dererek
Yay gibi kaşına tek tek sererek
Kendi ellerimle hırsla gererek
Fişek bakışında öleceğim ben
Bir bir gözlerini şarjöre sürüp
Hedef olacağım karşında durup
Hem de acımadan kalbimden vurup
Fişek bakışında öleceğim ben
BULAMAZSIN
Sonunda çevirdin beni deliye
Artık karşında bir uz bulamazsın
Hunharca yaktığın kalpten geriye
Karıştır külleri köz bulamazsın
Ne sevdim dedin ne sevgi bildirdin
Hep ağlattın da bir kez mi güldürdün
İçindeki aşkı zaten öldürdün
Aşık kaştan başka yüz bulamazsın
Nihayet sen oldun ele benzeyen
Yaprağı dökülmüş güle benzeyen
Güneşte kavrulan çöle benzeyen
Kurumuş sevdamda öz bulamazsın
İstersen alçak de ister gülüm de
İster seviyorum ister zalim de
Eserin olan şu acı dilimde
Bedduadan başka söz bulamazsın
GÜZEL
Aşkın temposuyla kalbin atarsa
Gönlünde sevgiler dünya kadarsa
Kalbime girmeye niyetin varsa
Gelirken kimseye çaktırma güzel
Sana gündüz güneş gecede aydım
Kör aşkına öncü rehber asaydım
Sendeki sevgiyi ibadet saydım
Başka gönüllere aktırma güzel
Selamsız bırakma geçip gidip de
Dağıtma gönlümü birden esip de
Aşkına esaret mecnun edip de
Deli lakabını taktırma güzel
İNANMAN İÇİN
İstersen küserim tüm cananlara
Sadece sevgime inanman için
Selamı keserim dost olanlara
Sadece sevgime inanman için
Ne yapsam ne etsem inanmıyorsun
Varsın bu aşkımı el alem yorsun
Bir ispatı varsa olsun diyorsun
Sadece sevgime inanman için
Yığılıp önünde dizler çökerim
Dudağımı çeke çeke dikerim
Gözlerime kızgın miller çekerim
Sadece sevgime inanman için
Nasıl kazanmalı ki umarını
Oynatma gönlüme aşk kumarını
Keserim kalbimin şah damarını
Sadece sevgime inanman için
Boyarım tenimi olanca kana
Çekerim boynumu yağlı urgana
Bu canımı kurban veririm sana
Sadece sevgime inanman için
Yalnızca bir anlık yanımda kalsan
En son nefesimi verirken bulsan
Aşkına diyetlik ruhumu alsan
Sadece sevgime inanman için
Ne mecnunlar gibi çöle akarım
Ne Ferhatlar gibi dağa çıkarım
Şakağıma bir kez kurşun sıkarım
Sadece sevgime inanman için
GELMEM BİR DAHA
Bırak hoplama sakinleş biraz
Aşık usandırır sendeki bu naz
Belli ki kendini bulursun kurnaz
Geriye dönersem gelmem bir daha
Kimseler bulunmaz senin dengin de
Geçerli değildir kara renginde
Sendeki güzellik benim sevgimde
Geriye dönersem gelmem bir daha
Her şeyim ortada görünür halim
Peşinden koşturup edersin zulüm
Gönül pencereni açmazsan zalim
Geriye dönersem gelmem bir daha
Kalpte olan sevgim inan ki sebil
Gönlüm sana tutkun kıymetini bil
Benden yana doğru vermezsen meyil
Geriye dönersem gelmem bir daha
Dilinde beliren sözlerin yalan
Yeşermiş bu aşkta olmasın talan
Gönüp de bak kim var peşinde kalan
Geriye dönersem gelmem bir daha
Başka aşkta olur senin zararın
Kararmış falların olmuyor karın
Pişman etme beni gelmeden yarın
Geriye dönersen gelmem bir daha
Ferhat figanını inan ki duymam
Çekip de giderim gönlünü saymam
Bak inat edersen yolumdan caymam
Geriye dönersem gelmem bir daha
Çok mu görüyorsun aşka ermemi
Birde kaybedersen ayan kürremi
Asla göremezsin hiçbir zerremi
Geriye dönersem gelmem bir daha
KORKARIM SANMA
Gönlümü uğrattın acı hışıma
Sayende geldim ben kara kışıma
Dilinde tuttuğun zulmü başıma
Takacaksan tak be korkarım sanma
Ben çırak sayıldım sen ise usta
Hadi susma Bir şey de bu hususta
Boşalt içindeki zehrini kus da
Yapacaksan yap be korkarım sanma
Sevgim yasak senin gibi arsıza
İmbiğinden akar kan sıza sıza
Gönlün varsa başka bir hayırsızda
Sapacaksan sap be korkarım sanma
Uğruna öptürdüm gök ile yeri
Bir bana yasaktır kalpten içeri
Göğsüme tuttuğun sivri hançeri
Çakacaksan çak be korkarım sanma
Çılgın isyanına uydun durup da
Hainlik potanda kibir karıp da
Yabancı birine secde varıp da
Akacaksan ak be korkarım sanma
Gözünde parlattın küstah kinini
Sonunda çıldırtın aşk sakinini
Titretme elini en son mermini
Sıkacaksan sık be korkarım sanma
KAÇIP GİDECEĞİM
Esareti kırıp küsüp bahtıma
Kaçıp gideceğim ben buralardan
En sonunda veda edip tahtıma
Kaçıp gideceğim ben buralardan
Asla ne kederden ne de hüzünden
Senin sivri dilli yalan sözünden
İnan özellikle çirkin yüzünden
Kaçıp gideceğim ben buralardan
Kabul etmiyorsun mağlubiyeti
Kötü anlıyorsun iyi niyeti
Daha da çekmeden o eziyeti
Kaçıp gideceğim ben buralardan
Dermanım kalmadı duramam burda
Şimdi yem olamam kurt ile kurda
Fazla beklemeden iki gün şurda
Kaçıp gideceğim ben buralardan
ALABORA
Bakışın gönlüme aşkını düşürdü
Pusulamı tuttun yönünden şaşırdı
Düz yollar dururken dağlardan aşırdı
Alabora ettin sen aşk sandalımı
Divane gönlümü sanki yavaşlatıp
Gözlerimi sevda derdiyle yaşlatıp
Yürekte bitmeyen telaşı başlatıp
Alabora ettin sen aşk sandalımı
Bir seni kalbimin köşküne koyarken
İsmin dilimdedir binlerce sayarken
Rotamı sapıtıp yörüngem kayarken
Alabora ettin sen aşk sandalımı
Buram burum yaktın beni kavurup da
Hayallerimi bir sana devirip de
Yüreğimi tepe taklak çevirip de
Alabora ettin sen aşk sandalımı
Direğimi yıkıp yelkenimi yarıp
Dümenimi bozdun küreğimi kırıp
Ahtapot misali yüreğimi sarıp
Alabora ettin sen aşk sandalımı
AKGÜN DOSTLARIM
Bütün felaketler bende doğarken
Belalar bir olup zulme boyarken
Acı feryadımı el gün duyarken
Nerdeydiniz ak gün dostlarım nerde
Kabus pazarında çile satarken
Güzel günlerime zehir katarken
Korkuyla uyanıp zorla yatarken
Nerdeydiniz ak gün dostlarım nerde
Titreyen kalbime buhran çökerken
Devamlı bacamda baykuş öterken
Felaket yakamdan tutup çekerken
Nerdeydiniz ak gün dostlarım nerde
ŞAİR ÖLDÜ
Sevdayı kendine ulaşır sanan
Bir parça kalbine bulaşır sanan
Boş yere gönlünü alışır sanan
Hüsrana as olan bu şair öldü
Gezmedik ne kıyı koydum ne yaka
Umutsuz düşerim her türlü faka
Hayatta kimseye yapmadım caka
Kadere üs olan bu şair öldü
Kırdım kalemimi bin bir parçaya
İnanmam tavize kanmam parsaya
Gözlerini iki metre arsaya
Dikip de yas olan bu şair öldü
İyi okuyun son kez bu dörtlüğü
Yumuşak kalpliyim sevmem sertliği
Bırakmam ecelde gelse mertliği
Aşklara pas olan bu şair öldü
İmzamı buraya vurgun atarım
Çekmez bunca yükü yorgun katarım
Bin metre kazılan yerde yatarım
Herkese küs olan bu şair öldü
AŞK
Aşk eskiden kalan büyükçe yalan
Aşk zehirli olan azmanca yılan
Aşk gönül bahçemde yapılan talan
Acıyla kavrulan dillere benzer
Aşk sevgiden öte hançer yarası
Aşk maddiyat olmuş zengin parası
Aşk ruhumda yanan ateş karası
Rüzgar da savrulan küllere benzer
Aşk yakın sandığım bitmeyen yoldur
Aşk deniz üstünde küreksiz saldır
Aşk açmaz gönlümde dikenli daldır
Yağmurlar görmeyen çöllere benzer
BİTSİN BU SEVGİ
Tavrın karanlığa benzer elbise
Arkamızdan neler söyler el bize
Bu aşkı havale et ki temize
Ayrılalım dersen bitsin bu sevgi
Sözlerin adeta zehir zemberek
Şimdi acılara zulüm mü derek
İsyanını dizdin bunu bilerek
Ayrılalım dersen bitsin bu sevgi
Ayak uyduramam arsız huyuna
Mana veremedim senin suyuna
Hesabı yapıver enden boyuna
Ayrılalım dersen bitsin bu sevgi
Beni bir sevgili bile sanmadın
Yıllarca bekledim aşka kanmadın
Benim için bir gün bile yanmadın
Ayrılalım dersen bitsin bu sevgi
Nasıl taş kalplisin aklım almıyor
Zor ile güzellik asla olmuyor
Madem ki kalbine sevgim dolmuyor
Ayrılalım dersen bitsin bu sevgi
YANMIYOR ARTIK
Tövbekar dilimi pişman ettirdin
O zalim ismini anmıyor artık
Sevecen gönlümü düşman ettirdin
Seni bir sevgili sanmıyor artık
Seviyordum seni ben bir zamanlar
Başımdan dağıldı pembe dumanlar
Kininle büyüyen içimde kinler
Hain gülüşüne kanmıyor artık
Yalanmış gönlüme aşk kondurduğun
Yalanmış başımı sen döndürdüğün
Alev alev iken hep söndürdüğün
Küle dönmüş kalbim yanmıyor artık
KOYNUNDA ÖLEYİM
Seviyorum seni inan bıkmadan
Gönül duvarını asla yıkmadan
Uzak diyarlar da bu can çıkmadan
Bırak da koynunda öleyim canan
Günlerim bitip de ömür dolmadan
Tamamen sararıp düşüp solmadan
Parça parça kalıp telef olmadan
Bırak da koynunda öleyim canan
Harabe yıkılmış viran köyler de
Deniz de delta da uzak koylar da
Benim işim olmaz yeni toylar da
Bırak da koynunda öleyim canan
Senden ayrılırsan inan ki gülemem
Gurbet ellerden bin daha gelemem
Ecelimi senden ayrı dilemem
Bırak da koynunda öleyim canan
Garip bedenimi sana sunarak
Cennetten kokunu ten de umarak
İki gözümü de son kez yumarak
Bırak da koynunda öleyim canan
BİR GÜN
Bırakın konmayın zayıf dalıma
Ağırlık çekemez kırılır bir gün
Gönlüme girip de irdelemeyin
Oldukça hassastır darılır bir gün
Topluca binmeyin aşkın salına
Dengeler kaybolur devrilir bir gün
Hoyratça girmeyin gönül bağıma
Tamamen küser de çevrilir bir gün
Mazimi açmayın sitem saklıdır
Kuru göz pınarım nemlenir bir gün
Seven gönüllerden o çok farklıdır
Yalnızca kendine demlenir bir gün
Ürünüm yığılı harman yerinde
Rüzgara vermeyin savrulur bir gün
Günlerim sayılı dünya elin de
Ayrılır ruh tenden kavrulur bir gün
Beni o gün anın duyulsun adım
Ruhum gelir elbet ulaşır bir gün
Sizinle olurum budur muradım
Gönülden gönüle dolaşır bir gün
BİLİYORUM
Düşmeye gör bir kere dert belaya sarılır
Dost düşman olur iyi güne kadar darılır
Ufuk da ince çizgim bin bir yerden kırılır
Bedeni yatırmaya az kaldı biliyorum
Acı çığlıklarımı duyup beni kim anlar
Durmadan içerimden kopar sonsuz volkanlar
Gözümde ki yaşların yerini aldı kanlar
Gönlümü batırmaya az kaldı biliyorum
Kimi gördüysem gidip hemen derdimi yandım
Kuzu postuna giren hain kurtlara kandım
Patladı damarlarım kalp yolunda tıkandım
Aklımı yitirmeye az kaldı biliyorum
Yüreğim parçalandı acılarım bitmiyor
Kas katı kesilirken hücrelerim titriyor
Kuduruyor belleğim şifalar da yetmiyor
Yaşamı bitirmeye az kaldı biliyorum
SIRA BANA GELİYOR
Ömrü ucuza sattım asla etmedim paha
Şurda kaldı geriye yedi sekiz yıl daha
İstekli heveslerle son kez kalksam da şaha
İşte önüm açıldı sıra bana geliyor
Hayat demini aldı mutlaka içilecek
Kurtuluş var mıdır bu bedende seçilecek
Ecel kapısından yan tarafa geçilecek
İşte önüm açıldı sıra bana geliyor
Ölüm ayırt etmiyor harici ve dahili
Zaman önünde sürer benim gibi cahili
Sonunda görünüyor karşı kıyı sahili
İşte önüm açıldı sıra bana geliyor
Ellerim tutmuyor ki yazdırdığım kalemi
Neşem kaybolurken hep yakaladım elemi
Su ile doldurmaya çalışırken filemi
İşte önüm açıldı sıra bana geliyor
Kimi sevdim kimide sevmedim belli değil
Ruhum kurbanlık gibi ecel önünde eğil
Her gün ölüme doğru çaresiz verdim meyil
İşte önüm açıldı sıra bana geliyor
Ateşim kesilirken dağılır söne söne
Bir kuru yaprak gibi düşerim döne döne
Adım adım geçerken birazcık daha öne
İşte önüm açıldı sıra bana geliyor
Mevsim kış mevsimidir sarıyor beni ayaz
Eflatun yeşil bitti her yerde renkler beyaz
Yaradanıma varsın yüreğimde ki niyaz
İşte önüm açıldı sıra bana geliyor
BÖYLE CAN ALMIYOR
Gözlerindeki ışık sanki irem bahçesi
Yıllarca suskun kalan tüm dillerin lehçesi
Kalbimi parçalayan birer kartal pençesi
Azrail bile böyle yakıcı can almıyor
Dünyaya kafa tutup isyan kaldırır gibi
Keskin kılıca benzer kalbe saldırır gibi
Karanlığı yırtıyor hem de çıldırır gibi
Azrail bile böyle yakıcı can almıyor
Titretirken içimi sefil bir öz bırakır
Gizemli bakışların sualsiz bir söz bırakır
Tutuşturur kalbimi bir avuç köz bırakır
Azrail bile böyle yakıcı can almıyor
O bakışı karşılık verecek fermanım yok
Zelzeleye tutuldu vücudum dermanım yok
Yavaş yavaş zehrini kalbime boşaltan ok
Azrail bile böyle yakıcı can almıyor
Bakışın kızıl alev siyah kaşın kemer mi
Hangi ırkın gözleri Eti Aka Sümer mi
O bakışların sanki birer fırlamış mermi
Azrail bile böyle yakıcı can almıyor
BEN SANACAKSIN
Yalnızlık sinsice seni boğarken
Bensiz günlerine kabus doğarken
Kapında bir takım sesler duyarken
Giden ayakları ben sanacaksın
Akıl girdabında, fikir hesapta
Artık olmayacak zikir hesapta
İnadın uğruna tuttuğun safta
Biten benlikleri ben sanacaksın
Tomurcukken yoldun o filizleri
Takip edemezsin bende izleri
Hiç mi hiç görmeden giden yüzleri
Geçen gölgeleri ben sanacaksın
Kafanda olacak cevapsız soru
Tamamen söndürdün kalpteki koru
Beyaz bulutlardan aşağı doğru
Yağan yağmurları ben sanacaksın
Kırdın tünediğin yerde dalını
Zaten kaybetmişsin doğru yolunu
Kucaklamak için açıp kolunu
Esen rüzgarları ben sanacaksın
Aklın karışıyor sapla samanda
Vakit kaybedersin geçen zamanda
Sigaradan çıkan acı dumanda
Tüten hayalleri ben sanacaksın
Küpün zarar gördüğü sirke keskine
Aşk yaramaz benim gibi küsküne
Yavaş yavaş kalkıp omuz üstüne
Binen salları da ben sanacaksın |