.

SiirLer

Aşk Şiirleri
Sevgi Şiirleri
Anlamlı Şiirler
Ayrılık Şiirleri
Aldatma Şiirleri
Ata Şiirleri
Atatürk Şiirleri
Ağır ŞiirLer
DuygusaL Şiirler
Etkileyici Şiirler
EspiriLi Şiirler
Komik Şiirler
Romantik Şiirler
Aşkıma Şiirler
Sitem Şiirleri
Nefret Şiirleri
ihanet Şiirleri
ingilizce Şiirler
ingilizce Komik Şiirler
ingilizce Aşk Şiirleri
ingilizce Atatürk Şiirleri
ingilizce ÖzLü Şiirler
iyi Geceler Şiirleri
Özlü ŞiirLer
Özlü Aşk Şiirleri
Özlem Şiirleri
Hasret Şiirleri
Yanlızlık Şiirleri
Damar Şiirler
Sevda Şiirleri
Jilet Şiirler
Delikanlı Şiirler
Harbi Şiirler
Baba Şiirler
Kral Şiirler
Serseri Şiirleri
Ağır Abi Şiirleri
Racon Şiirleri
Mayfa Şiirler
Kurtlar Vadisi Şiirleri
Acı Şiirler
Üzüntülü ŞiirLer
Kapak Şiirler
çocuk şiirleri
Kısa Şiirler
ResimLi Şiirler
Komik Şiirler
Kısa Aşk Şiirleri
Doğa Şiirleri
Anne Şiirleri
Bilinmeyen Şiirler
Sevgiliye Şiirler
Almanca Şiirler
Beşiktaş Şiirleri
FenerBahçe Şiirleri
Galatasaray Şiirleri
Asker Şiirleri
Kısa Çocuk Şiirleri
Atatürk ÇoCuk Şiirleri
doğa sevgisi şiirleri
vatan sevgisi şiirleri
hayvan sevgisi şiirleri
resimli aşk şiirleri
Küfürlü Şiirler
GüzeL Şiirler
nazım hikmet Şiirleri
Mutluluk Şiirleri
Enterasan Şiirler
güzel aşk şiirleri
Yeni Şiirler
Cep Şiirleri
Cumhuriyet Bayramı Şiirleri
Dini Şiirler
islami Şiirler
Dostluk Şiirleri
Hayat Şiirleri
ÖLüm Şiirleri
Özür DiLeme Şiirleri
Manalı Şiirler
Mevlana Şiirleri
Harika Şiirler
Süper Şiirler
Tatlı Şiirler
Evlilik ŞiirLeri
Çocuklarla ilgili Şiirler
Türkü Şiirleri
Türkiye Şiirleri
Spor Şiirleri
ilginç Şiirler
Gecmis Olsun Şiirleri
Farklı Şiirler
Değişik Şiirler
Efsane Şiirler
Unutulmaz Şiirler
Orjinal Şiirler
iltifat Şiirleri
Değerli Şiirler
Hoş Şiirler
AiLe Şiirleri
Hüzünlü Şiirler
Kırgınlık Şiirleri
Bomba Şiirler
Karizma Şiirler
ALLah Şiirleri
Ankara Şiirleri
AntaLya Şiirleri
Araba Şiirleri
teklif Şiirleri
Yabancı Şiirler
Aşkla iLgili Şiirler
Büyüleyici Şiirler
Deniz Şiirleri
Doğum günü Şiirleri
DoLunay Şiirleri
Yıkıcı Şiirler
ZaLim Şiirler
Bebek Şiirleri
Çanakkale Şiirleri
Aşık Edici Şiirler

(¯`'•.¸ ¸.•'´ Uzun Şiirler & Uzun Şiirleri •´¯`•.¸¸.•´¯)

 .


reklam


YEŞİL GÖZLERİNDE KAYBOLAN DÜNYA

İlk olarak 26 Ağustos da, günün sıcak dalgalarını taşıyan manalı bakışlarla tanıştılar. Genç kız, bir an da bir çift yeşil gözün etkisinde kalmış ve o derin, o manalı bakışların kendisine neler yaşatacağını kestirememişti bile. Ama bir gerçek vardı ki; ondan çok hoşlanmış ve belki de onu sevmişti. Bir an durdu ve düşündü genç kız. Bunca ömrü; tren istasyonlarında, otobüs terminallerinde, yollarda geçmişti. Vagonlarda, otobüslerde, metrolarda ve gemilerde seyahat etmekten bıkmıştı. Bu güne kadar tanıştığı erkeklerden çok farklıydı bu delikanlı. Zamanla ona ısınacağını, ortak duyguları paylaşacağını ve her şeyden önemlisi bu delikanlıyı seveceğini biliyordu. Nitekim öyle de oldu…

Bu sevgi tek taraflı değildi. Ama yine de “Seni Seviyorum” sözcüğünü ilk kullanan genç kız olmuştu. Bu bir ilgi değil, bu sevgiye bağlı büyük bir Aşk’tı. Delikanlı da seviyordu genç kızı. Bu aşk zamanla büyüdü büyüdü ve yüreklerine sığmaz oldu…

Ne de olsa; Anadolu da yetişen bir genç kızın ve Trakya’lı bir delikanlının öyküsüydü bu…

Söylesene yeşil gözlü sevgilim, sana karşı çocuk oyuncağı yalnızlığım ve yalanlarımla bir kez daha güçlü kalabilecek miyim? Kendi hayatımın güler yüzlü tek katili olarak, bir kez daha yenik düşecek miyim yaşama? Bu güne dek kimi sevip bağlandıysam, dost bilip yalnızlığımı paylaştıysam, hep benden kaçtılar. Beni dipsiz boşluklara ittiler. Şu an da sus payı yalnızlığımla sana sığınıyorum, Sen de beni terk edip gitmeyeceksin değil mi? Beni yıldızlar gibi yalnız bırakmayacaksın değil mi?...

Biliyorum; ayrılıklara inat ayrılmayacağız seninle, düşlere inat yaşayacağız birlikte ve seninle ömür boyu, sadece aşkımızı yaşayacağız. Beni üzmemek için gösterdiğin çaba çok hoşuma gidiyor. Bir dediğimi iki yapmıyorsun, beni kırmamak için elinden geleni yapıyorsun üstelik ve bu davranışın mutlu ediyor beni. Tüm bunların karşılığı olarak; ben de sana olan sevgimi sunmak istiyorum, eğer kabul edersen artık seninim…

Hani bir gün pasajların birinde gezinirken, akvaryum balıkları satan bir balıkçı dükkanına girmiştik. Ve oradan iki tane küçük kırmızı akvaryum balığı almıştık. “Aman Allah’ım ne şirin şeylerdi onlar öyle” onları ilk görüşte çok sevmiştim. Hatta çoğu günler yemlerini ben veriyordum, nasıl da suyun üzerine çıkıp kapışıyorlardı. İşte bu çok hoşuma gidiyordu. Akvaryumun suyunu hep ben değiştiriyordum. Ardından senin dağıttığın odanı bile ben toparlıyordum. Ve sana o gün bir balıkçının sevdasından, kavuşamadığı ve hep özlemini duyduğu aşkından bahsetmiştim…

Biliyor musun; bizim de sonumuzun öyle olmasından çok korkuyorum. Ayrılık kelimesini hiç sevmiyorum zaten, bir ölüm gibi geliyor bana. Sanki zehirli bir iğne, ya da yaşarken ölmek gibi bir şey…

Her defasında kırılan bir kurşun kalem bu, o yüzden eşit bir ölüm istiyorum. Seni bir tek dokunuş için ölümsüz yapıyorum. Ölüm bile aşkımızın güzelliğini alamayacak bunu biliyorum…

Bana taktığın bu ismi hiç sevmedim doğrusu. “Şopar” ne anlamsız bir isim bu böyle. Daha güzel daha anlamlı bir isim olabilirdi oysa ki. Ancak bu benim için o kadar önemli değil. Önemli olan, beni gerçek anlamda seviyor ve değer veriyor olmandır…

Biliyor musun; sana olan sevgim yüreğime sığmaz oldu. Kanıma, damarlarıma kadar işledi. İçimden avazımın çıktığı kadar bağırmak “Seni Seviyorum” diye haykırmak geliyor. Sonra bu duygularımı seninle bastırıyorum…

Doğum günümde hediye ettiğin, amerikan gümüşü olan yüzüğü parmağımdan hiç çıkarmıyorum. O bana seni hatırlatıyor, o bana seni yaşatıyor. Ve o yüzüğü aşkımızın sembolü olarak, ölene keder parmağımda taşıyacağım. Yüreğimde taşıdığım ölümsüz sevdam gibi…

Hatırlıyor musun; aysız gecelerde göz yaşlarımızla süslerdik gökyüzünü ve rüyalarımızda büyütürdük sevdamızı. Ağlamayı sevmezdin sen, hüznün ve göz yaşının melankoli kederler getirdiğini söylerdin. Aslın da sen haklıydın…

Sen saltanatını sürdüğüm yaşamın ayrılmaz bir parçasısın. Ve sen bu Anadolu topraklarının bağrında yetişen bir genç kızın, hayallerini süsleyen kahramansın…

Bu topraklar Trakya topraklarına benzemez, cezp eder insanı ve ayrılamazsın. Havası, suyu, insanları bambaşkadır. Hele dağlarına doyum olmaz. Sen bir Trakya delikanlısı olarak, artık Anadolu’da yaşayacaksın, bu toprakların bu dağların oğlu olacaksın…

Dedim ya bir sevdadır bu; yemek gibi, içmek gibi. Hem de delice bir sevda. Zamanında ne canlar verilmiş sevda uğruna, aşk uğruna. İşte bizim sevgimizde öylesine büyük, öylesine içten ve öylesine yürekten ki…
Sana ne kadar “Dağların Oğlu” sun desem de, biliyorum ki öyle değilsin…
Sen bilmezsin; bu topraklar Trakya topraklarına benzemez.
Sen bilmezsin; bu yörenin insanları, sizin yörenin insanlarına benzemez.
Sen bilmezsin; bu topraklarda filizlenen aşk, sizin batı usulü aşklarına benzemez, katıksız ve şeffaftır. Ama bizim buralarda neler yok ki…
Her ne kadar bu şehre alışamadıysan da, buradaki güzellikleri yaşayamadığındandır. Ama bir gerçek var ki; ben seni yaşadım, seni sevdim. Sana öyle alıştım ki, artık günler değil, haftalar değil, aylar yıllar değil, mevsimler bile seninle başlayıp seninle bitiyor. Bizim buralarda aşklar böyle yaşanıyor…

Bir gün dönümüdür zaman, anlatamadıklarımın yazamadıklarımın hayırsız döngüsüdür. Benim için öyle kutsal bir sevdasın ki, bunu anlatmak için kelimeler bile yetersiz kalıyor. Belki de bu duyguları ilk kez taşıyorum yüreğimde. Seni görmediğim an özlüyor ve boşluğu iliklerime kadar hissediyorum…

Bana verdiğin gözyaşlarını gül demetlerinde saklıyorum. Yitirdiğim sevinçlerimi seninle paylaşıyorum. Seni anlatmak istiyorum; gökteki yağmur bulutuna, kurşun yiyip düşen turnaya, zıpkın yemiş balığa, uçan kuşa, esen rüzgâra, gözlerimdeki yaşlara, berrak akan pınarlara, oyuncağını kaybedip ağlayan çocuğa ve dağlardaki yalçın kayalıklara…

Seni anlatmak istiyorum……

Üç gül damlası acılarınla, beni mutluluktan öldürebilirsin. Her anımı, her dakikamı seninle paylaşmak, seni seninle yaşamak istiyorum…

Nedendir bilmem her defasında; heyecandan elim ayağım titriyor, hatta karşında konuşamıyorum bile. Seninle olduğum anlarda gökyüzünde bir yıldız oluyorum, bir o kadar hür, bir o kadar da ışık saçıyorum etrafıma. Böyle anlarda; bazen yıldızların ağladığını görüyorum, bazen de bana sırdaş olduklarını…

Seninle unutulmaz güzellikler yaşadık; yeri geldi bir ekmeği, bir bardak suyu, aynı odayı paylaştık, yeri geldi gözyaşını, hüznü, mutluluğu, aynı yastığı paylaştık. Bazen kader arkadaşı olduk, bazen iki düşman. Bazen mutluluğu yaşayan ve yaşatan etrafını gülücüklere boğan bir çift, bazen de kadeh arkadaşı olduk…

Bir bar da seninle sabahlara kadar içtiğimiz günleri hatırlıyor musun?... Hani böyle gecelerin birinde yine sabaha kadar içmiştik ve kör kütük sarhoş olmuştun sen, ben de birazcık sarhoştum tabi ki… O gece delice bir aşk yaşamıştık seninle, hala bu gün gibi hatırlıyorum ayak tırnaklarımdan, saçımın teline kadar öpüşünü…

Sevişirken bile yüreklerimizi alıp gökyüzüne fırlatıyorduk. Aydınlığın arkasına gizlenen, karanlık geceleri sorguluyorduk. Uykusuzluğumuz yetmezmiş gibi, üstümüze kapanıp bizi görünmez kılan, bir utanmaz gecenin içinden geçip geliyorduk. Gözbebeğinde ikamet eden hüzün ise, tıpkı doğduğum bu kentin dağındaki tek ağaç gibi, dimdik duruyordu bana inat. İçimizdeki deli çığlığı böyle bastırmıştık ve geceyi sabaha biz devirmiştik sanki…

Biliyorum geceler sır saklar, geceler karanlıktır, geceler utanmaz. Ama yine de geceler asildir…

Ölümün üzerinde bir leş kargasıdır zaman. Gece kuşlarının son nakaratı gibidir. Kalbim ise geriye alınamayan bir saat gibi…

Ne çabuk geçiyor zaman, daha tanışalı dün gibi. Ve ne çok şey yaşadık, ne çok şey paylaştık seninle. Bazen, belirsizlik dolu geleceğimle uzaklara gitsem diyorum. İşte o zaman ümit etmek yetecek mi sana? Tek elin yetecek mi kendini yaratmana?…

Anlatsam başımdan geçenleri bir masal olarak dinler misin? Oysa ki tüm maviliğimiz tükenmiş, şafağa ulaşamıyoruz bir türlü. Aydınlık umutlarımıza kar yağıyor artık ve donuyor bakışlarımız, sevdalarımız. Öylesine aykırı ve paramparçayız ki, çoğaldıkça ölüyoruz aslında…

Bu gün seninle aşkın kokusunu yeniden duydum ve çok mutluyum. Ne olursa olsun yaşadıklarımıza inat, aşkımızı bir kalemde silip atmayacaksın değil mi? Aslında biz ikimiz birbirimizin kahramanıyız. Bu sevgimiz fısıldayan bir hıçkırığın kalpte kalan son düğümüdür…

Ne ihanetin ne de gölgelerin rengi vardır. Ama yaşanılan aşkların mutlaka bir rengi vardır.

“AŞKIN RENGİ KIRMIZI”

Karanfil kırmızısı gül kurusu sevda içindeyim. Yüreğimde bir kıpırtı var, sanki bir kuş gibi kanat çırpıyor. Çırpmıyor da uçmaya çalışıyor gibi. Serbest bıraksam yüreğimin kapısını, bir an da uçup gidecek sanki…

Sevda bahçesindeki en güzel sevgi senin olmuş da, yine de söylenip duruyorsun. Bu ne biçim sevdadır ki, üzerine etmişiz yeminimizi…

Bir şiir gibi, bir türkü gibi yer aldın gönlümde, silip atmak mümkün mü?
Aslında biz birbirimizi yaşıyoruz, ama yaşadığımız sürece kendimizi tamamladığımızın farkında bile değiliz. Yani biz; aslında ikimiz bir elma gibiyiz. Yarısı sen, diğer yarısı da ben. Sen olmazsan ben, ben olmazsam da sen, hiçbir işe yaramayız yeşil gözlü sevgilim…

Hep mutluluğu yaşayacak değiliz ya, hüznün de güzel yanları vardır elbette. Biliriz ki güzel olan her şey güzeldir. Güzellikleri yaşamak ve yaşatmak da güzelliğin kendisidir. Ve biliriz ki, güzel olan her şey gibi bütün çiçekler de güzeldir, en az hüzün çiçekleri kadar…

Her geçen günün ardından sana daha çok bağlandığımı hissediyorum. Hele gece yarısı olup ta, senden ayrı kaldığım saatlerin acısı yüreğime işlediğinde kahroluyorum. Bir saatte bin defa ölüyorum sanki…

Sesini duymak için açtığım telefon, saatlerce kapanmak bilmiyor. Yeri gelse sabahlara kadar konuşacağım seninle . ama olmuyor işte, olmuyor ki sevgilim. Uykusuz da kalsak, yorgun da olsak bildiğim bir şey var “ SENİ SEVİYORUM”

Ne çekip giden aşklar, ne geçen zaman saatleri durduramaz. Soruyorum sana; etrafımıza dolan bu karanlığı kim silecek? Kim kilitliyor paslı kapılar ardına aydınlığı?...

Aramızda bir sessiz dünya, bir esmer gölge var sanki. Her tik – tak sesi biraz daha götürüyor beni karanlığa. Saatler 12.00’ yi vuruyor yine, bu saatler de kendimi sorguluyorum siyah bir karanfilin gölgesinde. Bir mahkûm gibi, bir suçlu gibi oluyorum bir anda. Sancılı bir gece daha bitmek üzereyken, ben hala saat 12.00’ lerin sorgulamasında kalıyorum…

Hani bir gün; oturduğumuz cafe de paylaştığımız güzel günlerden bahsederken, ellerimi tutup beni sevdiğini söylemiştin. Bir hıçkırık gibi, kör karanlığın kuyusundan çıktım sanki. İşte o an yüreğim yerinden fırlayacak gibi oldu. Yüreğimde iliklenmiş acıları, içimde bitmeyen sevdalara katık edip, yanağına masum bir öpücük kondurmuştum. Ne çok hoşuna gitmişti, en azından yediğimiz pizza’dan içtiğimiz ayrandan daha güzeldi…

Ne sert bir kış yaşıyoruz değil mi? Kış gitmek, yaz gelmek bilmiyor bir türlü. Hava ne kadar soğuk olursa olsun, içimi ısıtan bir ateşsin sen. Yakarışlarım bıçak olur dilimi keser. Güneşin altında uzanan nehirler gibi, yanaklarımı sulayan göz yaşlarım, hep sana mahkûmdur. Aslında bu; gözlerimin isyanıdır, ellerimin isyanıdır, ruhumun isyanıdır, yüreğimin isyanıdır…

Bir an da; uzak hatıramdan bir damla şarap yıllanır, yumruk yumruk düğümlenir yüreğimdeki acılar. Maziye dalamam, kahpe bir vurgun iner gözlerime ve duyuramam sevdamı kör puslu gecelere. Sonu gelmeyen aylarda neden bir tek şubat öksüz? Neden şubat ayları kısa ve soğuktur?...

Ben Şubat’ta seni yaşadım, ben Şubat’ta seninle ağladım, ben Şubat’ta sığınacak bir yer buldum…

Bilirsin sevdalar büyür koynumda. Dalgalar beşiğim, balıklar sırdaşım, yüreğim aydınlık bir gece olur seninle. Bir yanık türkü, bir garip şiir arkadaş olur bize. Geceyi gündüze çeviren aydınlığın tek kapısı bize açılır. İşte o an, aydınlığın ışığında kayboluruz. Gecenin koynunda çırılçıplak bir hüzün yaşarız. Şafak söker utanç dolu karanlığın ardından ve bir umut belirir, gönül pınarımın gülümseyen bahçesinden…

Nedendir bilmem; bu günlerde çok düşünür oldum seni. Seni ve yaşadığımız gün ışığı sevdaları. Ne kadar yalancı güzelliklerden uzak kalmak istesem de, hep bahar olup giriyorsun düşüncelerime. Yarınların kucağında suskun günlerim var yüreğimde. Ama bir de sen girdiğin zaman düşüncelerime, bir solukluk özgürlüğüm, bir anlık sevincimle yok olup gidiyor. İşte o an sevgimi kurşuna dizesim, güneşe zincir vurup aydınlığı örtesim geliyor…

Avuçlarımda rengârenk çiçeklerle, düşüncelerimde ki seni süslüyorum. Bir de bu yetmezmiş gibi, yanındayken bile uykusuzluğun içindeki seni özlüyorum…

Böyle içten öpmezdin beni önceleri ve hiç böyle içten sevmezdin. Şimdi yaman bir yalnızlık yaşıyorken, kayıp kentin soğukları gibi geç kalan yağmura küsüyorum. Henüz doğmayan güne, sökmeyen şafağa seni soruyorum. Açlık, susuzluk seni unutturmuyor bana…

Ben Anadolu’nun bağrında yetişen bir genç kızım. Benim sevdam öyle içten, öyle kuvvetli olur ki, bir fidan gibi büyütürüm yüreğimde. Her şeyimle doğal bir Anadolu kızıyım ben. Batılı insanlar gibi yapmacık değilim… Olamıyorum da zaten…

Yüreğimin derinliklerinde büyüttüğüm sevgim, nazlı bir gelin kadar temiz ve saf dır. Zaman kavramı yer almaz benim sevgim de, ancak hayatın vurgunları diz çöktürüyor insana. Sığınacağın bir şey, bir yer ararsın ümitsizce okuduğun dua da…

Ne zaman ki acılarımı rafa kaldırıp koysam, sünepe bir bulut beni gözetler. Sonra sızı yağmurları ıslatır tüm umutlarımı. Yana başımı duvarlara vurup parçalamak geliyor içimden ve senden ne kadar uzaklaşmak istesem de, sevdam beni bırakmıyor…

Dün yine geçtin umutlarımın ortasından. Gönlümün gökyüzündeki yalnızlıkları delip de geçtin. Şakaklarımda ateş, yüreğimde kor, beynimde sen varken umutsuzluğun ortasına düşüverdim. Bir nefes alımı kadar yakınız birbirimize ve sabırsızlığın koynunda umutlarımı yitirdim yine…

Kazanılmış nefretlerin övüncü sindi aynalara ve bir de utanç…

Dönüp dolaştı umutların yok olan adresi, umutsuzlukta son buldu aysız gecelerin nöbeti.

Bu günlerde zamanı kovalar oldum, zamanı katleden oyuncaklarla çocuklar gibi oynar oldum. Hep umutlarla yetindim ama olmadı, sevgim boğazımda düğüm düğüm, yazgımsa beni bırakmadı…

Nedense bu günlerde hep benden kaçar oldun. Oysa ki çok şeyler yaşadık seninle, çok şeyler paylaştık. Bu güne kavuşmuşken, dünü nasıl unutabilirsin?...

Bu kaçışın mutlaka bir nedeni olmalı. Şu an da acımasız bir öykünün kahramanıyım ve sadece bununla mutlu olmayı bilmeliyim. Soylu sevecen bir rüzgarın peşine takılmış, sürüklediği yere kadar gideceğim. Daha dün bütünleşen ellerimiz, bu gün soysuz bir sancı çekiyor. Kor güneşin grup yakamozunda, günler geceler boyu ağladık nem döken yapraklara. Ve sen beni bir kalem de bırakıp gidiyorsun uzaklara…

Yaz mevsimi inatla tırmanır ıtır kokularına. Doğa tutkunu olan ben; vuruldum aldığın iki küçük kırmızı balığa. Her gün onlara yem vermekten mutluluk duyuyorum. O küçük akvaryum da, onlar da büyük bir aşk yaşıyor aslında. Yangınlar coşuyor sularda, avutuyorum donup kalan anılarımı. Görkemli yıldızları bu sularda yıkıyorum. Ruhumun loş ışıklı yalnız denizinde, bir ben yapamıyorum sensiz, bir ben ölüyorum sessiz…

Karanlıkta sesler duyuyorum; çığlıklar, gök gürültüsü, yağmur, köpek havlamaları ve bir afet kopuyor sanki bir fırtına, bir heyelan bu. Denizler kabarmış, yerler yarılmış, herkes de bir telaş, gök ikiye ayrılmış. Aydınlık yarınlara uzatıyorken ellerimizi, bizi de yakalıyor ufuktaki çizgi. Büyük bir korkuyla kendime geliyorum bir an da. Kan ter içinde kaldığım bu rüyadan uzaklaşmaya çalışıyorum sadece. Ve göz kırpan deliliklerimizi, adım adım yaşayalım istiyorum. Ama böylesi günlerin de sayısı çok azdır biliyorum. Bir an da; bir kâbus, bir karanlık çöktü gündüzümüze. Bulutlar saklandı, yağmurlar bize küstü, toprak suya hasret kaldı…

Yaşadıklarımızı görmemezlikten, söylenenleri duymamazlıktan gelemezsin. Kayıtsız kalamazsın bütün bu olanlara. “Beni ilgilendirmez” diyemezsin. Biz ayrı dünyalarda ayrı zaman dilimlerinde yaşamıyoruz ki. Seninle ben bir duvarın taşları, bir fabrikanın dişleri gibiyiz sevgilim…

Düşünüyorum da; yeterince deli bir sevda yaşamamışız biz…

Bu senin ilk gidişin olacak, biliyorum tekrar döneceksin sevdasız diyarlardan. İlk gidişin de olsa; senden ayrı kalmak korkutuyor beni. Hasret parçalıyor içimdeki geceleri ve bakamıyorum sensiz aydınlığa. Şimdiden özlüyorum seni, Eylül ayının bu sıcak uykusuz gecelerinde. Şimdiden gölge gölge hayalin düşüyor sürekli oturduğun yanı başımdaki koltuğa. Ve seviyorum seni; bir yavru kuş, vahşi bir ceylan gibi…

Gidişinle yaş sızar gözlerimden, tayfunlarında kalırım en azgın denizlerin, fırtınalarda yok olurum sanki. Sensiz yaşayamam bir an da, bir an da kül olur sönerim, bir an da acılarda boğulan dünyayla birlikte bir damla yaş, bir avuç kan olurum. Ve sonra ben de düşerim senin gittiğin yollara…

Gidişinle bir kuş uçar uzaklara, kanadından yaş damlar ufuklara, yüreğinden hasret damlar yatağıma, gözlerinden yaş süzülür iz bıraktığı ufuklara. Küçük bedeni bin yerinden yarılır, ince narin kanatları sürünür mavi göklerde. Sesi duyulmaz, içi görünmez, sadece izi kalır bulutların sonsuz maviliğinde. Ve öylece uçar bilinmezliğin boşluklarına doğru…
Gidişinle; ben de bir kuş olurum gökyüzünde, kanat çırparım sana doğru.
Gidişinle; filizlenen umutlarım kırılır, yapraklarımdan hasret damlacıkları süzülür…

Kolay değil barışı sevdayı dilenmek, kolay değil sevdiğinden ayrı kalmak. Dedim ya, seninle ben bir duvarın taşları, bir fabrikanın dişleri gibiyiz. Biz birbirini tamamlayan bir elma gibiyiz…

Kolay mı ki, bir an da hoşça kal demek? Ardına bakmadan gidebilmek kolay mı?

İçimde kök salan sevdama “Git” diyebilmek, seni sensiz yaşamak kolay değil elbette. Kolay olmayacak bir başına kalmak ve kolay olmayacak bilinmezliğin boşluğunda yeniden sevmek…

Her gecenin karanlığında sen gelirsin aklıma ve gül işlemeli yastığımda bir damla kan olursun hayallerimde. O an bir yıldız kayar gecelerden, bir yaprak toprağa düşer ve bir umut yok olur ardına bakmadan. Bir canım var feda etsem, sevdamın ne kadar büyük, ne kadar manalı olduğunu bilemezsin. Ve bilemezsin acılardan arda kala, semalara yükselen haykırışımı. Sesin kulaklarımdan, hayalin gözümden gitmiyor bir türlü. Sinemi parçalayan bir acıyla, yüreğimdeki hasreti haykırıyorum ve yırtıp atmak istiyorum yalnızlığımı…

Kırlangıç kanadına düşen anılarımı, sadece sana anlattım. Denizin sonsuz maviliğinde sadece seni yaşadım. Ve bana yaş günümde armağan ettiğin, amerikan gümüşü olan yüzükle sırlarımı paylaştım. Kozmik rüzgârların anısına bıraktığın o beyaz güle, doğan günün şarkısını söyledim.

Gittin ya uzaklara, biliyorum döneceksin bana geç te olsa. Bilinmezliğin boş çukuruna düştüm yokluğunla. Seni arar seni sorar oldum her yerde. Sen yoksun ya; ne bu yaşadığım hayatın anlamı var, ne de bu şehrin. Bu şehir sıkıyor beni, daralıyorum… büyük umutlarla beklediğim, her yeni gelen güne merhaba diyorum sevinçle ve soruyorum seni yeni doğan güneşe. Beni unutmandan, bir daha dönmeyeceğinden korkuyorum. Beni unutup Azrail’in yalnızlığına pusmasın değil mi? Gurbetin karanlık otağında acı bir haykırış sesi duyduğunda, bana gelirsin değil mi? Sevdaların uçsuz bucaksızlığında, beni bir başıma koymazsın değil mi?...

Seni çok özledim yeşil gözlüm. Dön artık lütfen, ne olur dön sevdiğim. Bak işte seni özleyen yalnız ben değilim, iki küçük kırmızı balığımız da seni özlemiş. Onlar da istiyor dönmeni, onlar da istiyor mutlu günleri. Artık mutluluğun gölgesinde değil, mutluluğun içinde yaşamak istiyorum sevgilim ve istiyorum ki seni yalnız seninle yaşamak, şiirlerimi yalnız sana yazıp sana okumak istiyorum…

Yüreğimden kan damlıyor neredeyse, kalemimden hüzün. Ellerim üşüyor, bedenim buz gibi, özgürlüğüm elimden alındı sanki. Gökyüzüne tırmanan, özgürlüğü delip geçen uçurtmalara imreniyorum şimdi. Yüreğimden buz dağları eriyor sanki ve dokunmak istiyorum güneşe…

Ahh yeşil gözlüm, ahh Trakyalım; yüreğimde kıyamet kopuyor bilemezsin. Bilemezsin seni ne çok seviyorum ve bilemezsin seni…..

Seni düşünmekten vazgeçip başka şeylerle uğraşmak istiyorum. Mesela; spor yapmak, müzeye gitmek, kitap okumak, bir tiyatro oyunu izlemek ya da sinemaya gidip vizyondaki filmi seyretmek, şiir yazmak seni anlatmak istiyorum…

Artık kendi kendime yetmeyi bilmeli, iki ayağımın üzerine sağlam basıp mücadeleyi öğrenmeliyim. Yokluğunla yıkılmamalı, vurulan sevdamı yüreğimde yaşatmalıyım…

Hasreti yırtıp atmak istiyorum yüreğimden. Ölümü bekleyen bir mahkum gibi, acılar içinde deviniyorum. Bir ayrılık istila etti şiirlerimi, tüm düşüncelerimi. Ürkekliğin sarsıntısındaki yüreğimi teslim ediyorum şarkılara, şiirlere ve sana…

Sevgimin sevgine muhtaç olduğunu hissettiğim an da, bana bir şiir kadar uzakta olduğunu bilmek yine de huzur verici…

Yarın geleceğim diyorsun, yarınlarda seni bekleyen bir yürekle sevinç çığlıkları atalım istiyorsun… Ama yine yoksun, yine uzaklardasın…

Yüreğimde buruk bir sevinç ve anlamsız bir heyecan. Geldin ya; seninle bütünleşti benliğimdeki duygular. Ben senin sevdana sevdalanan ve sevdama yazdığım şiirlerin tek sahibiyim. Ben senin uzun zamandır sevdiğin bedenin, öptüğün dudakların, dillerin tek sahibiyim…

Mantığımla sesleniyorum sana ey sevgili; gözlerindeki ezginin yaşanmamış öyküsünü yazıyorum, içimize çöreklenen bir sevda baharının öyküsünü yazıyorum, ben yaşanmamış duyguların karanlık çizgisinde yer alan, riyakar gecelerin yorgunluğunu yazıyorum. Kısacası ey sevgili; seni ve yeşil gözlerinde kaybolan dünya yı yazıyorum…

Mevsimlik bir aşk yaşamıyorum ben, acımasızca yanıp sönen şehrin ışıkları, kalp atışlarıma yetişemiyor bile. Kafamda yapmayı tasarladığım yüzlerce güzel düşünceler varken, bir an da yarın ölebileceğim aklıma geliyor ve korkuyorum. Korkuyorum seni sevemeden ölmekten ve korkuyorum yarım kalan şiirimi tamamlamadan ölmekten….

Geldin ya; başka bir baharın peşine takılıyorum seninle. Aman Allah’ım sana kavuşmak ne güzel şey. Seni yeniden sevebilmek, uzun uzun gözlerine dalıp sana dokunabilmek ne güzel şey…

Biliyorsun; yeşil rüyalara daldığım da terlerim, susarım. O an bana söylediğin yalanların kulaklarımda çınlar ve ihanetinin kokusunu duyarım gözlerinde. Bir ekmek diliminde kırıntı olsaydım, görebilirdim belki de beni düşünürken döktüğün gözyaşlarını ve yazabilirdim görünmezliğin koynundaki ihanetin şiirini…

Gönlüme acımasız zincirler indiriyorum artık. Gülümseyişlerden arta kalan maskeler takıyorum yüzüme. Gözlerime kilitliyorum tüm göz yaşlarımı, üzüldüğümü görmeni istemiyorum. Dudaklarımdaki teninin kokusunu silmek, bana söylediğin yalanları unutmak istiyorum…

Hatırlıyor musun; boynunu öpmek çok hoşuma giderdi ve her defasında sen, gıdıklandığını söyleyip öpmemi istemezdin. Oysa ki; doyamamıştım seni öpüp koklamaya, doyamamıştım kollarımla sarıp sarmalamaya. Şimdi düşünüyorum da; nasıl vazgeçerim o sıcaklığından, nasıl katlanırım hayatın yalnızlığına. Şu an nasıl titriyorum bilemezsin, üşümek değil bu ayrılığın korkusundan olsa gerek…

Aydınlıklara açılır sandığım kapıların ardından, bir çığlık geliyor karanlık gecelerin içinden. Karanlığı yırtıyor bir yıldız tanesi ve bana gülümsüyor gökyüzünün karanlığında…

O çok sevdiğin yunus balıklarının, denizin orta yerinde su üstüne çıkarak halka oluşturmalarını anlatırdın hep bana. Hatta sevgi halkası oluşturmuş iki yunus balığının fotoğrafını odanın duvarına yapıştırmıştın ve bana sevgi halkası oluşturmuş, iki yunus balığından oluşan küpe hediye etmiştin. Hiç birini unutmadım sevgilim; ne seni, ne sevdiklerini, ne de ihanetini. Düşünüyorum da biz zamanı değil, zaman bizi kullandı. Kara bulut gibi çöken ayrılığı bize o getirdi…

Biliyorsun ki seni çok sevdim Trakyalım. Ayrılık vakti yaklaştı, sana bir türlü veda edemiyorum ya da hadi git, ardına bakmadan git diyemiyorum. Ellerini son kez tutamıyorum ya da uzat ellerini tut ellerimden, bırakma beni diyemiyorum. Ve kalemim bir kez daha elime alıp buruşuk beyaz bir kağıda senin adına şiirler yazıyorum. Ama bir türlü okuyamıyor, oku diyemiyorum…

Yalnızlık bir şarkıdır benim için, ölüm ise kanatlı bir rüzgâr. İçimdeki hatıralar bir film şeridi gibi gözlerimde canlanıyor ve beni şubat yağmurunda yarı yolda bırakıyor…

Ben ihanetini hak etmedim, ihanetinin bedelini ağır ödeyeceksin. Seni canımdan da çok sevsem yine de “Unut beni” …

Bir çığlık; karanlık gecelerin ötesinden yırtıp geliyor ölümü. Ölümün soğuğundan içim titrer…
Sonra da… Sonra da göz yaşlarım…

Bu iki küçük kırmızı balığın öyküsü…

Üstüne titreyip, özenle büyüttüğüm küçük kırmızı balıklarım, siz de mi beni yalnız bırakıyorsunuz? Sizleri öyle çok seviyorken neden terk ediyorsunuz beni? Oysa ki her gün ellerimle veriyordum yeminizi, suyunuzu ben değiştiriyordum, sırlarımı paylaşıyordum sizinle…

O sabah sen söylemiştin bana balıklarımızdan birinin öldüğünü ve kendimi tutamayıp hıçkırıkla karışık göz yaşlarına boğuldum, boynuna sarılıp ağladım saatlerce. Ölüm bu kadar kolay mı haa? Ölüm bu kadar soğuk mu? Daha sonra diğer balığın karşısına geçip, onunla konuştum dakikalarca.

“Sen de benim gibi yalnızsın artık, hasretinin öldüğü gün, ben senin uzun zamandır sevdiğindim diye haykıracaksın. Neden beni yalnızlığın koynunda, bir başıma bırakıp gittin diye yakaracaksın. Ama yine de sırçalı balık arkadaşın dönmeyecek sana… dönemeyecek”…

Varlıkla yokluk arasında bir kara bulut, bir köprüdür ölüm. Akşam sevdasında oynaşan duygularım, bir küçük balığın esiri oldu. Şafak yeni bir güne gebe kaldığında, ölüm coştu gece ve o gece kalemim şiir kustu…

Konuşmanın fazlasını yaşadık gözlerimizde. Geceler sabahı çırılçıplak karşıladı ve karanlık geceleri biz devirdik yarınlara. Güneşi biz doğurduk, karanlığı biz çizdik rüyalara. Saçlarımı bıraktım yıldız yağmurlarına ve ay ışığında uykusuz kalan yakamozlara. Az mı gezdik seninle el ele göz göze. Bu şehrin yolları, caddeleri ahbabım oldu neredeyse. Unutulmuş kimsesiz sokaklara biz sahip çıktık. Olmadı; umudun anlamını çözmeye çalıştık seninle ve geceleri bulutların koynuna girip ağladık, akıp gitti göz yaşlarımız… tutamadık…

Geceyle gündüz arasında sonsuzlaşan zaman, bizi de alıp gidecek bir gün. Gün biter, gece biter, özlemin durur gecelerin derin karanlığında. Öfkeyle sevgi arasında eriyen sevdam, kanadı kırık bir kuştur sanki. Yüreğimin çırpınışını duyarım bir an da ve gözlerindeki yaşamı düşünürüm. Sonra gölgeler yansır sevincimin üstüne ve duyguların bereketi olan göz yaşlarım damlar anılarıma…

Ağır ağır yaşadığım bu hayatı, ölümün derin sonsuzluğunda bırakacağım Azrail’in ellerine. Durduramayız ki zamanı, ölüme eşit tutuğumuz ayrılık, kapımıza gelip durdu işte. Eğer sen olmayacaksan ölümümde, her gün gecedir, her gece zindandır bana. Üşür ellerim, özlerim sıcaklığını ve yakarışlarım duyulmaz olur. Sonra üşür düşlerim, sevinçlerim donar yalnızlığımda…

Ve bilirim ki, ölmek bir eksi değildir benim için…

Şimdi sevmişliğimim kıyısına tutunan acılarım, sinsice koparıyor seni benden. Sen ki; konuşmaz kuruntuların aklığı, vedaların olmazlığısın. Sen ki; özlemlerin arı tomurcuğu, sevgilerin seçkiliğisin. Tanımlanmaz bir kişilik altında bazen melek, bazen şeytan rolü kesiyorsun. Belki de bana karşı acımasızca davranışının nedeni bu olsa gerek…

Kızıllığın ufukta birleştiği yerde anımsarım hep yeşil gözlerini, sana olan tutkum daha bir devleşir ve seni hiç unutamam. Çaresizce bir ıstırap kasırgasına hazırlanırım, kelimeler yetersiz kalır ve içimdekileri anlatamam…

Yüreğimde sıcak bir sevdanın izi varken, sen kokan seherlerde ölüme gülümsüyorum. Bir ışıksız gecedeyim artık, ölüm ayna da saçlarını tara ve çoğalt sıcak çığlıklarını. Düşlerim deprem sancılarının sessizliğini yaşıyor ve aşksız bir dünyaya hasret kalmanın angaryalığından kurtulmuş olacağım belki de… düşündüm de; hangi karamsar iklim yargılayacak bu susku ağlayışlarımı? Soluk bulvarımda nefes nefes tükenen yaşamın kararı kimin olacak?... düşündüm sevgilim, ve sadece…. sadece bize üzüldüm…

Durmadan bir şeyler eskidi, yıldızların o umut sıcağı teninde. Ve ben her gece bir başka sevinçle kalabalıklaştırdım gözlerimin izini. Gökyüzü utanmasın diye, göz bebeklerimle kapadım çıplak yıldızları, ve azaldı içimde yalnız kalmışlığım… Okuyamadığım türküyü, yazamadığım şiiri sana adadım. Bu da yetmezmiş gibi “Ölüm sana şiir yazdım” …

Alışılmamış yalnızlıklar kapladı dört bir yanımızı, alışılmamış ayrılıklar. Şiiri koynuna alan ayrılık, bilirim beni de kucaklayacaksın bir gün. Bembeyaz bir düşün ortasında iken seni kaybetmek ne kadar zor, hele sana bu kadar alışıp, seni bu kadar sevdikten sonra, ayrılabilmek kolay mı sanıyorsun?...

Her gün hayalin dizilir göz bebeklerime, bitmeyen bir özleyişle sana sarılasım gelir. Aydınlığın arkasındaki karanlıktan öcümü almak, dün asılan umutlarımı bu gün kucaklayasım gelir. Avazımın çıktığı kadar bağırıp “SENİ SEVİYORUM” diye haykırmak geliyor içimden ama olmuyor, olmuyor işte. Yaşamın eşiğinde seni kucaklamak, umutlarımla sevdanı karşılamak ve sana şiir yazmak istiyorum…

Bunca ömrümü memleketimden ayrı, sonu gelmeyen yolların kucağında geçirdim. Seni tanımam bir tesadüftü aslında, bu aşkı yaşamamız, sevdanın dolu dizginliğini tatmamız Sen ve Beni birleştirip “Biz” yaptı…

Şiiri esir alan gözlerin, kalemimin kölesi olmuştu artık. Zamanın çığlığında kaybolan duygularımı, uzun zamandan beri aktaramıyordum beyaz kağıtlara…

Bana söylediğin yalanların, ihanetinin bir bedeli olarak çıkacak karşına. İşte o zaman kahrolacaksın, üzüntüden yeşil gözlerin şişecek, dayanamayıp ağlayacaksın. Ağlamayı sevmeyen gözlerinden yaşlar eksik olmayacak ve pişmanlığının belirtisi olarak, benden af dileyeceksin. Fakat her şey için geç kalınmış olacak, kaybettiğim duygularım bana seni hatırlatacak…

Hatta bir gecenin saat 03.30’unda bana telefon açıp yaptığın evlilik teklifin kulaklarından hiç gitmeyecek ve benim sana verdiğim cevap seni ömür boyu kahredecek…

Bu da yetmezmiş gibi; bütün şiirlerimde seni yazıp seni anlatacağım artı. Asla kaybetmemek üzere bulduğum duygularımı seninle kaleme alacağım…

Acıyı sırtıma sapladım, duygularımı dizelere, gönlümde çala türküleri özgürlüğüme katıp sonsuzluğu tokatladım. Çalınmış uykularımın zincirsiz kölesi yaptım seni. Eskilerden kalan bir özlemle, resimdeki gözlerine kilitlendi bakışlarım…

Kim demiş ki; bereketsiz günlerin şafağı geç olur. Kim demiş ki; geceye giren aydınlık, bu günün öyküsünü yarım bırakır…

Onca yaşadıklarımızdan sonra, nasıl kopabildik birbirimizden? Nasıl gem vurabildik duygularımıza?

Şu an da birbirimizden ayrı da olsak, biliyorum ki kalben birbirimizi istiyor ve arzuluyoruz. Ve biliyorum ki; en az sen de benim kadar seviyorsun hala. Oysa ki; erkekliğin verdiği bir gururla cesaret edemiyorsun beni hala sevdiğini söylemeye…

İnanıyorum ki; bir gün mutlaka kulaklarımıza fısıldayacağız, yüreğimizde büyüttüğümüz sevgimizi.

Ve bir gün mutlaka, özlemini duyduğumuz aşkı yaşayacağız duygusal yarınlarda…

Umutlarım sonsuzluğun koynunda, bir karaçalıya takıldı. Geçmişi kucaklayıp, geleceğimi yolcu ediyorum bir kara trenle. Korkuyu kustuğumuz karanlık gecelerde az mı dertleştik, az mı kadeh tokuşturduk sabahlara dek. Bir dilim beyaz peyniri, birkaç leblebi tanesini ve bir şişe birayı paylaşmadık mı? Yüreğimizdeki sevdamızı bölüşmedik mi bakışlarımızla?...

Çok uzak soğuk şehirlerde şarkılar söyleyip, şiirler yazdım sana. Göz açıp kapama arasındaki boşluk kadar çabuk geçti zaman, anlayamadım. Özlemiyle kaldığım sevdamı gönlümce yaşayamadım…

Yokluğunda ki zaman dilimini aynalarla paylaştım, onlarla sohbet edip, saçlarımı taradım. Zaman içinde kaybolan sevdamı aynalarda gördüm. Onlar bana yalan söylemedi, onlar ban gerçekleri gösterdi, onlar bana gelecek ömrümün aynası oldu…

Hani Nisan akşamlarında bir yalnızlık çöreklenir ya insan yüreğine, düşler gömülür sancı çeken gecelere. Bunca yaşadıklarımdan sonra, yaşayamadığım gençliğim, özlemiyle kaldığım çocukluğum gelir aklıma. Bir çocuk oyununa dalar gider gözlerim ve ben aciz kalırım düşüncelerimde. Nerde bir çocuk oyuncağı görsem almak isterim, küçük bir çocukmuş gibi onlarla oynarım bıkmadan usanmadan. Kök salan anılarımı, bir çocuk gözüyle görürüm düşlerimde…

Ve yaşadığım bu sevdayı, doğmayan güne, acıyı bilmeyen geceye, bıçak kesmeyen sessizliğe, yaşayamadığım çocukluğumun asılan umutlarına gizliyorum…

Bulutlara gücenen denizler, dalgalara da yer ver koynunda. Bakışlarıma damlayan günahlarımı, dualarımla affettirmeye çalışıyorum Allah’a. Sen uzak diyarlardan kalkıp geldin bu topraklara ve bu topraklarda buldun yüreğindeki sevdayı…

Şarkısız, şiirsiz, sevdasız, bir başına yaşamak kolay mı sanıyorsun? Saatlerce konuştuğumuz telefonda, sevginin kavgasını yaptık dinmeyen yağmura inat. Aşkı sürükleyen yüreğimde, bir sevdanın izi bir de şiir’in yarası var…

Her telefon görüşmemizde içimi ısıtan sesin, güneşi avuçlarcasına sıcak ve içten geliyor. Sayısız günahlarım soluyor bakışlarımda, yıllarım kül oluyor, anılarım aldırmadan geçip gidiyor gözümün önünden…

Okunan her ezan, günahlarımı bağışlatmam için açılan yeni bir kapı gibi. Yaptığım dualarda, yapraklara düşen çiğ misali göz yaşlarım, burkulan duygularımı anlatır. Olmayacak dua düştü dudaklarıma, Allah’a yalvarır oldum senin için her dua da ve her dua da kavuşacağımızı ümit ederken, bir adım daha uzaklaştık birbirimizden…

Hasretin yorgunluğu yüzümde asılı kalsa da, bildiğim tek şey var “SENİ SEVİYORUM” …

Özlemle beklediğimiz, yüreğimizde büyüttüğümüz özgürlüğümüz, tutuverecek kadar yakınımızda artık. Seninle güzel günler yaşadık aslında, yeri geldi tartıştık kavga ettik, yeri geldi mutluluğu avuçladık. Umudu da umutsuzluğu da birlikte yaşadık. Zaman ne çabuk geçti değil mi? Keşke tekrar o güzel günlerimize dönebilsek. Yalnızlığı yoklayan, çaresizliği kucaklayan ellerimizle, yeniden el ele tutabilsek, ama artık çok geç biliyorum. Biz bir günahın bedelini ödüyoruz, senin yalanlarının ve ihanetinin bedelini ödüyoruz “dün”ün göz yaşlarıyla…

Çocukluğumu gençliğimi yaşayamadığım ben, zannetmiştim ki güzel bir sevda yaşayacağım. Sevginin kucağında sevdiğim insanla mutlu olacağım… Oysa ki yanılmışım, geçen zamana, seni seven bu kalbe aldanmışım…

Anlaşılan bundan sonra ki yaşantım yine; tren istasyonlarında, otobüs terminallerinde, hava alanlarında zamanı bileyerek; vagonlarda, otobüslerde, metrolarda, gemilerde (v.s.) seyahat ederek geçecek…

Yeşil gözlerinde kaybolan geleceğimi, özgürlüğümü yaşayarak bekleyeceğim!...

Elveda bitmeyen kalemim.
Elveda şehrin ışıklarıyla boğulan, küçük kırmızı balığım.
Elveda dokunmaya kıyamadığım sabah güneşim.
Elveda yeşil gözlü sevgilim.
Elveda…
Elveda…

Beni Sevdiğim Yaratır'//Aşk üzerine yazılar-


“BENİ SEVDİĞİM YARATIR”


Kenanlı Yusuf zindana konunca Züleyha’ya ayrılık ağır gelmeğe başladı.
Evi barkı ona zindan gibi dar göründü. Her gece zindana gidiyordu.
Birisi ona dedi ki: 'Aşk ateşi seni yak¬mamış, sevgi bahçesinin meyvasını tatma¬mışsın.
Bu gayet güzel bahçeli saraydan uzak kalıp suçlular gibi ne vakte kadar zindanda oturacaksın? '
Züleyha cevap verdi: 'Dostun cemalin¬den uzak kalınca, bütün âlem sahası bana karınca gözü gibi dar gelir.
Eğer onunla beraber bir karınca gö¬züne yerleşsem, bu bana yüzlerce bağlı bah¬çeli saraydan daha hoş, daha ferah gelmekte!
Cami-Salaman ve Absal




Yeryüzünde aşka dair söylenmedik söz kaldı mı? Belki kalmadı. Kalmasa da,hala,başka bir biçimde aynı anlama gelen cümleler söylenmeye devam ediyor.Aciz bir biçimde,insan yaşadığı duyguyu ifade edemedikçe, ısrarla başka sözcüklerle anlatmayı, yeniden deniyor.Mevlana,kendisine aşkı soranlara; ”ben ol da gör” diyerek,sözün aczini dile getirmiyor mu.Fuzuli; 'Aşk imiş her ne var ise âlemde, ilim bir kıyl ü kal imiş ancak' (Âlemde ne varsa aşktır,ilim bir dedikodu-falanca şunu dedi,filanca bunu dedi-dan ibarettir) derken,her ne kadar İslam tasavvufundaki âlemlerin yaratılmasının nedenini aşk olarak gören anlayışı dile getirse de,biz burada şöyle bir düşünce geliştirebiliriz.
Bilim insanın yaşamını kolaylaştıran buluşlar yaptı. Buzdolabı, kalorifer, araba,uçak,bilimin on binlerce yılda ortaya koyduğu,insanlığın yaşamını kolaylaştırma amaçlı buluşlardır.Ancak insan yemek yiyen,otobüse binen,bir canlı değildir yalnızca.İnsan bilimin ürettiği malzemeleri kullanarak mutlu olamaz.”Dünyanın en güzel yeri sizce neresidir? ” dediğimizde herkes farklı bir yanıt verecektir.”Herkesin maddi anlamda düşlediği yaşam biçimi nedir? ” dediğimizde de,çoğunluk hep,lüks evler,arabalar,deniz kıyıları vb sayabilir. Ancak düşlenen kentlerde, parasal sorunu olmayan nice insan var ki, sürekli ruh hekimlerine gitmekte, depresyon geçirmekte, bunalımlarından çıkamayıp, intihar etmektedir. Dünyanın en güzel yeri saydığımız yerlerde de insanlar mutsuz olabiliyor yani. Bilim, insana belki daha kolay ve rahat bir yaşam sunabiliyor; ama mutluluk, aşk, huzur gibi kavramları sunamıyor.Burada sözü edilen teknolojinin dışında,egemen ideolojilerin geliştirdiği felsefe,sanat, gibi etkinlikler de,o ideolojinin amaçlarına uygun olarak,insanlara mutluluk değil mutsuzluk getirir ancak.Yirminci yüzyılda burjuva düşünürlerinin ürettiği felsefeler varolouşçulukta olduğu gibi,insanı ancak,kendi değerlerini”hiç”leyen bir bataklığa saplamayı amaçlamaktadır.Sanat,ilk çağlardan bu yana,insanın yaşamını “güzelleştirme” yolunda yapılan etkinliklerdir.Bir sıunıfın diğer sınıfı sömürdüğü zamanlarda,egemen olanların sanatı,ancak dar bir çevreye hitap eden bir yapıdadır.Bunun örneklerini,Osmanlı divan şiirinden,son yüzyılda ortaya çıkan bir takım sanat akımlarına kadar görebiliriz.Kaldı ki bununla da yetinmeyip,geniş yığınların sanatını yok etmek,yozlaştırmak için her yola başvurmuşlardır. Evreni aşkla görenler, kuşkusuz ki onlardan daha mutlu ve huzurlu olabilirler. Kapitalist sistem doğanın düşmanıdır ve Tanrı kavramını tanımaz.Doğaya ve Tanrı’ya daha yakın olan,hayatın ortasında aciz bırakılmış kitleler,bulutlara,kuşlara, tanrıya daha yakındırlar; bu yüzden de aşk ancak onların yüreklerini vatan kılabilir kendine.
Belki de aşka dair söylenmedik söz, söylenmiş olanlardan çok daha fazladır kim bilir. Çünkü aşk, her insan nasıl benzersizse, her insanda farklı yaşanan bir duygu değil midir? Her insan kendini farklı sözlerle ifade eder. Aslolan da söz değil,bize o sözleri söyleten duyguları yaşıyor olmamız değil mi.Söz ki,insanın yaşadığı içsel fırtınaları anlatmakta hiçbir zaman yeterli olmayacak.
Bilim sınıflı toplumlarda egemen sınıfların elinde, insanlığın rahatını huzurunu düşünerek işleyemez. Kapitalist toplumda insan değil, sömürü söz konusudur. İnsan mutluluğu ise asla önemsenemez. Bilim insanlığın hizmetinde olduğu zaman gerçekten de,iç dünyamıza yansıyan güzellikler üretiliyor olacaktır.İnsanı sömürme temeli üzerinde yükselen her sistemde,kadın –erkek,ana-baba-çocuk,seven –sevilen ilişkileri de,dostluk arkadaşlık,aşk gibi duygular da,onları sakatlamak üzere kurgulanmış koşulların avuçlarına doğacaktır.Bundandır,aşklar hep yalan çıkar; dostlarsa hep sahtekâr.Sonuçta,sürekli olarak mutsuzluklar,düş kırıklıkları yaşanır.Fuzuli’nin “Aşk imiş her ne var âlemde” sözü,bu âlem için geçerliliğini kaybeder.Âlem çünkü,insanın insanı kul ettiği,çocukların başına bombalar yağdırılan,para adındaki puta milyarlarca insanın sabah akşam secde ettirildiği bir âlemdir.Orada aşk olsa olsa, bu sisteme karşı savaşmakla sağlığına kavuşup,anlamını bulabilir.Bunu görmezden gelerek,aşk üzerine,inci gibi söz dizen zamanımızın şair ve yazarları,yalnızca,insanların karşısına sistemin bir aldatmaca olarak koyduğu sanal bir aşkın belleklere daha bir çivi gibi çakılmasına yardım etmektedirler.Filmlerde,kitaplarda anlatılan,dizelere dökülen aşk,kapitalist sistemde milyonlarca insanı kandırmaya yarayan bir hayaldir yalnızca,bir hastalıktır. Maksim Gorki’nin”Yazarlar insan ruhunun mimarlarıdır” sözündeki gibi şairin ve yazarın bir görevi de,ruhlarımızı sağaltmak olmalıdır.Dünya piyasalarında en çok satan postmodern kitaplar nasıl ki,sakat bir aşkı insanların bilincine allayıp pullayıp giydiriyorsa,bizde de bunun benzerlerini adım başı görmek olası.Hatta diyebiliriz ki,doğru olan istisnadır.Arzu,güçlü istek anlamına gelen bir söz olarak,aşk için kullanıldığında çoğu zaman cinsel isteğin bir ifadesidir.Örneğin,insana düşünmemesini buyuran Orhan Veli neyin temsilcisi olabilirdi.
Düşünme,
Arzu et sade!
Bak, böcekler de öyle yapıyor
Bu örneği o kadar çoğaltabiliriz ki.Ancak,zamanımızın yazıcılarının sadece düşünmeyen,arzu eden insan tiplemesinin mimarlığında,sistemin iyi birer temsilcisi olduklarını söylememiz ve bu örnek,konu hakkında başka söze gereksinim bırakmıyor sanırım.
“Bu sistemde aşk olmaz mı? ” gibi bir soru,bu sisteme rağmen aşk hep var olacaktır biçiminde yanıtlanmalıdır.Evet,sistem,insanlık dışı bir sömürü düzeni olunca,insanı insanlıktan çıkartmanın tüm koşullarını sürekli hazırlamaktadır. Her sistem de her canlı gibi ölüm korkusunu yaşar sürekli.Nedense,diktatörler, zorbalar,halktan daha çok korkar ölümden.Onların bu dünyada sonsuza kadar kalacakmış gibi yaptıkları her şey,tarihin çöplüğüne gömülecektir; bilirler bunu.Bu da zulümlerini daha bir arttırır.Çünkü yaşam biçimleridir zulüm, zulmederek daha çok yaşayacaklarını sanırlar.İşte tam da bu noktada,aşktır kalabalıkların,milyonların direncine verdikleri sabırlı su.Başkaları için ağlamanın, yanmanın, direnmenin, savaşmanın,ölmenin güzelliğini bilen insanlar,aşka layıktır.Bencillikle işi olmayan bu yüce duyguyu sökemedi zorba sistemler insanlığın sinesinden.Aksine,öyle bir duygu ki,bencil yanlarımızı onardı kalbimize düştüğü zaman.Yoksulların en büyük zenginliği oldu ilk insandan bu yana. Milyonlarca türküye,ağıda döktük,efsaneler yarattık aşka dair.Ona sığındık yalnızken; kimsesizken kimsemiz oldu,yaramızı yar ettik,sabır taşlarını çatlata çatlata bekledik,özledik,aradık…
“İnsan çift yaratılmış” derdi eskiler.Herkese göre deliydi ama yâriydi yârinin kimisi..”Tencere kapak “benzetmesini yaptılar maşukunu bulan âşıklar için.Her insanın bir insanı var mıydı sahiden.Yani bu zamanda bu düzende,bize en çok uyan birileri olur muydu.”eş ruh” diye bir aldatmaca uydurdu batı kaynaklı düşünce sistemi.Olaya daha nesnel bakmak gerekiyor.İnsanın bir benzeri,eşi olur mu?

“Gönülden gönüle pencere olduğu muhakkak. İki gönül, iki ten gibi birbirinden ayrı ve uzak kalamaz.iki kandilin yağ konan kapları birbirine bitişik değildir ama ışıkları birbirine katışmış birleşmiş¬tir.Hiçbir âşık yoktur ki sevgilisinin vuslatını ara¬sın, dilesin de sevgilisi onu aramasın, dilemesin! Fakat aşk, âşıkların vücudunu inceltir, zayıf¬latır., sevgililerin vücutlarınıysa güzelleştirir, semir¬tir!
Bu gönülden sevgi şimşeği çaktı mı bil ki o gönülde de sevgi vardır.
Gönlünde Tanrı sevgisi arttı mı şüphe yok ki Tanrı seni seviyor.”diyor Mevlana. Bize diyecek söz bırakmayacak kadar güzel söylüyor. Eğer sen gerçekten doğru olanı bulup sevmişsen,o da seni sever.”Burada Marks’ın ünlü sözünü alalım: 'İnsanı insan olarak düşünün ve onun dünya ile ilişkileri de insanca olsun,o zaman sevgiyi sadece sevgiyle,güveni güvenle...değiştirebilirsiniz.” diye başlıyor Marks,yani sevginin karşılığı sevgiden başka bir şey olursa,o sevgi satın alınmış demektir,sevgi değildir.(Burada Halil Cibran’ın şu sözlerini anımsıyoruz;
” Karşısındakine kendinden başka hiç bir şey vermez
Sevgi, ve kendinden başka hiç bir şeyi de geri almaz.
Ne kendi dışındaki şeylere sahiptir, ne de kendisine sahip olunabilir;
Çünkü Sevgi, kendi kendini bütünler ve kendi kendine yeterlidir.”)
Marks devam ediyor; ”Eğer sanattan tad almak istiyorsanız,sanatkârca eğitilmiş olmanız gerekir,eğer başka insanları etkilemek istiyorsanız,onlar üzerinde gerçekten uyarıcı ve geliştirici etki yapan bir kişi olmalısınız.İnsanlarla ve doğayla olan her ilişkiniz,sizin iradenizin nesnesi olan,gerçek bireysel yaşamınızın en net yansıması olmalıdır.” Sanatkârca kendini eğitmemiş birinin sanatkârlık taslaması, sanatkârlık yapmaya kalkması soytarılıktan başka bir şey olamaz. Bu anlamda, zamanımızda pek çok sanatçıyı(!) bu kategoriye sokmak mümkün. İnsanları etkilemek için bir takım oyunlara girmenin de hiçbir anlamı olmaz.Böyle bir davranış olsa olsa şaklabanlık olabilir.”Eğer sevginiz sevgi doğurmuyorsa bu,sevginizin,sevgi üretmediği anlamını taşır.Eğer seven kişi olarak yaşamınızı ortaya koyuyor ama sevilen bir kişi olamıyorsanız,sevginiz güçsüzdür.Bu bir talihsizliktir,mutsuzluktur' diye bitiriyor Marks sözünü.Sevginiz,karşı taraf üzerinde,doğal ve kendiliğinden bir akış sağlamalıdır,bunun dışındaki her çaba,boşuna olacaktır.Ben bu alıntıyı bu biçimde yorumladım.Sana ait yârse eğer,o da seni arıyordur ve ilgiler mutlaka karşılıklı olacaktır.Mevlana diyor ki; ” Tek elin sesi çıkmaz. öbür elin olmadıkça, İki elin birbirine vurulmadıkça ne ses çıkar, ne seda!
Susuz, ey tatlı su diye ağlar, inler ama su da nerde o susamış, diye ağlar, inler!
Bizdeki bu susuzluk, suyun bizi çekmesinden ileri gelir.. biz suyunuz, su bizim! . Tanrı hikmeti ezelde bizi birbirimize âşık etti. O ezelî hükme göre kâinatın büyük zerreleri çift çifttir ve her cüz'ü de kendi çiftine âşıktır.Âlemde her cüz'ü de muhakkak kendi çiftini İster. Kehribar, nasıl saman çöpünü çekerse her cüz'ü de muhakkak kendi çiftini çeker.”Mana âleminin sarrafı olarak adlandırılan gönül adamı,
gökyüzünü erkeğe,yeryüzünü kadına benzeterek devam ediyor; ” Bu iki güzel, birbirlerinden süt emmeseler, bir¬birlerini sevip koçmasalar nasıl olur da birbirlerinin muradına dolanırlardı?
Yer olmasa güller, erguvanlar nasıl biter, gök¬yüzünün suyu,-harareti olmasa yerden ne hâsıl olur?
Dişinin erkeğe meyli, ikisinin de işi tamamlan¬sın diyedir.
Bu birlikte âlem beka bulsun diye Tanrı erkek¬le kadına da birbirlerine karşı bir meyil verdi.
Her cüz'e de, diğer bir cüz'e meyil verdi., ikisi¬nin birleşmesinden bir şey doğar, bir şey vücut bu¬lur.”
Bütün bunlar kuşkusuz güzel sözler.Ancak gerçekten de,bir yerlerde bizi bekleyen ve arayan bir yârimiz var mı.İslam inancındaki,ruhlar yaratıldığında,ruhumuzun tanış olduğu sevgili var mı gerçekten.Eğer varsa,insanların çoğu bunu bilmiyor.Eğer varsa,neden bu dünyada karşılaşmak ihtimali,neredeyse imkânsız denilecek ölçüde zayıftır.Eğer aynı zaman diliminde dünyaya gelmişsek,kim bilir,nerededir,hangi ülkededir.Belki bir genelevde saat başı bir başka insana satılan kadının eş ruhu,Paris’te bir kilisede rahiptir; belki Afrikada bir ülkede açlıktan öleli çok zaman olmuştur.” Kim bilir belki de,birlikte olduğumuz kişinin ta kendisidir.
'Tüm diğer konularda değersiz ve yararsız biri olsam da, en azından seven ve sevileni kolaylıkla ayırt edebilme yetisi, her nasılsa bana tanrı tarafından verilmiştir.” diyen,Sokrates’e göre; ” Eros mitolojik olarak konuşulduğu zaman bile, bir tanrı değildir. Tanrılar yetkindirler, oysa Eros'un kendisinin bir yetkinliği yoktur ve yetkin olan bir şey, her ne olursa olsun, zorunlu olarak, aşktan yoksundur. Aşkın özü daha çok yetkinliğin karşıtıdır: Yetersizlik, eksiklik, yoksunluktur, eksiklik bilinci ve gerçekleşme ve tamamlanma arzusudur. Aşk sevilenin eksikliğidir ve tanrılar hiçbir şeyin eksikliğini duymazlar.
Tanrı değilse eğer. Eros nedir? Hâlâ söylenceye dayanarak konuşan Sokrates, Eros’a büyük bir tin ya da daimon adını verir. Bir başka deyişle Eros ne tanrı ne de insan olup, tanrılarla insan arasında bulunan, 'aradaki uzayı (mekânı) dolduran ve bütünü kendisinde birleştiren' bir şeydir.” İslam Tasavvufunda ise “'Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi istedim ve âlemi yarattım.' kudsî hâdisine dayarak, yaradılışın gayesi aşktır. Kur’an’da Âraf,172-de 'Hani Rabbin, Ademoğulları'ndan onların bellerinden soylarını dışarı aldı ve 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim? diyerek kendilerini birbirine şahit tutmuştu da onlar da 'Evet şahidiz ' demişlerdi. Allah kıyamet günü şöyle diyemeyesiniz diye bunu böyle yaptı; 'bizim bundan haberimiz yoktu. 'biçiminde anlatılan,ezel meclisinde,Allah’ın ruhlarla yaptığı bir tür sözleşme vardır.Orada ruhların birbirini gördüğü belirtilip ve,bu dünyada karşılaşınca,birbirini bulacak olan âşıklar,dostlar biçiminde yorumlanır,bu ayet.Sonuçta,”âlemde ne varsa aşktır” İslam tasavvufuna göre.Sokrates’in düşüncesi de bundan çok uzak değil görüldüğü gibi.İslam Tasavvufunda,”vahdet-i vücut” olarak adlandırılan ilahi aşktır.Sokrates ise “Tanrılarla insanlar arasındaki boşluğu dolduran ve bütünü kendisinde birleştiren” bir unsur olarak söz eder aşktan.
Dna larımızın,dedelerimizden bize gelen bir takım özellikler ve hastalıklar gibi,ezel meclisinde,bu dünyada bize en uygun,diğer yarımız olan insan için de kodlandığını belirten zamanımızın bir takım yazıcıları,yeryüzünde insanı biçimlendiren koşulları tümüyle reddeden bir anlayışın savunuculuğuna düşüyorlar.(zamanımızda bilim dna lara,genlere müdahale ederek hastalıkları ortaya çıkmadan yok etme noktasına gelmiştir) Bu tıpkı,insanın başına gelen bütün olumsuzlukların,savaşların,belaların sorumluluğunu,kadere yüklemekle aynı şey oluyor.İnsanın insanı kul ettiği, insanın yaşam biçimini,insanın isteklerini,zevklerini,dünyaya bakışını belirlediği zamanlarda,bu dünyada olan her şeyin sorumluğunu,doğmadan önce belirlenmiş olan yazgıya yükleyen,”şükürcü” anlayışla aynı konuma düşmüş oluyorlar.Filmerde gösterilen çok zenginle çok yoksulun aşkı ne yazık ki bu dünyanın koşullarına pek uygun düşmüyor.
Sokrates aşka dair gayet akla uygun tespitler yapıyor:” Aşk her zaman bir şeyin aşkıdır Zorunlu olarak bir nesneye doğru yöneltilmiş durumdadır. Sevmek demek bir şeyi sevmek demektir. Ancak aşkın nesnesi nedir? Çok yalın olarak, insanın gereksindiği, arzu ettiği ve istediği şeydir. İnsan zaten sahip olduğu bir şeyi gereksinmediği, istemediği ve arzu etmediğine göre, aşk her zaman insanın henüz sahip olmadığı bir şeye yönelmiştir” Burada biz şunu söyleyebiliriz:çoğu insan için aşk,bu dünyada yaşamını araç yaparak yöneldiği amaçtır.Farkında olmadan kölesi olduğu,istekler,giderek büyür ve,onun tüm varlığını gasbeden bir canavar olur.İslam dininde “nefis” denilen,bu hırs yüklü istekler,asıl aşktan bizi yoksun bırakan hastalıklarımızdır.Çoğu insan hayat boyu insanları sömürür,haksızlık yapar,rüşvet alır,haksız kazanç yolları bulur,para kazanır; ama o parayı yiyemeden de ölür.Onlar için aşk,bu yaşamlarını gasbeden çılgın tutkudan başkası değildir.Böyleleri için,karşı cinsten kendilerine en uygun kişinin fiyatı, ya paradır,ya gösterişli meslek diploması vb.Elbette onlar için de bu dünyada,satın alabilecekleri,biçilmiş kaftan,tencere kapak kişiler vardır. Bu dünyada,karşı cinsten,herkese en çok uyan birisi elbette vardır.Olmaması akla ve bilime aykırı olurdu.Sokrates’in bu konuda söyledikleri şöyle devam ediyor:” Aşk iyi, yararlı ve hayırlı olan bir şeye duyulan arzudur; doğamız itibariyle, eksikliğini duyduğumuz, gereksindiğimiz, eşdeyişle doğamız itibariyle bizim bir parçamız olan ve bizi tamamlayacak bir şeye duyulan sevgidir. İnsansal aşk. İnsan için iyi olana duyulan sevgiden başka bir şey değildir, insanın doğal ereği ve hedefine doğru yönsemesidir, her bireyin doğuştan getirdiği, kendini-gerçekleştirme gereksinim ve isteğidir” Aslolan da bu değil mi:insanın kendini gerçekleştirmesi.İnsanın,yeryüzünde benzeri olmayan bir varlık olarak,kendi dışında önüne konulmuş yasa,kural ölçülerin duvarlarını aşarak “kendi” olabilmesi,Bu elbette,insanı var eden koşullar dâhilinde oldukça zor.Beğenilerimiz ve zevklerimiz bile dışardan bize veriliyorken,kendi iyi’mizi,güzel’imizi,aşk’ımızı var edebilmek hiç de kolay değil.
Bizim en büyük eksikliğimizdir aşk, bundan olmalı yaşam boyu bitmeyen susuzluğumuz olması.Büyük bir kendini tamamlama çabası içinde çırpınarak yaşanan mutsuzluğumuz ve mutluluğumuz..Sokrates tam da bunu anlatıyor; ” Eksikliğini duyduğumuz, doğamıza uyan bir şeye duyulan arzu olarak görüldüğünde, aşk bizim dışımızda bulunan bir mutlak diye sunulmuş bir şeye duyulan aşk değildir, tam tersine, bizim doğamızın bir parçası olan, ve onu tamamlayan bir şeye duyulan aşktır. Çok yalın olarak, eksikli ve sonlu oluşumuza ilişkin bilinçliliğin doğurduğu gerçekleşme aşkıdır.” Çoğu insan arayışının farkında bile olmadan aramaktadır kendisini tamamlayacak olan diğer parçasını.Eksikli yanı sürekli sancıyarak ve kanayarak yaşanan bir maceradır insan ömrü.Bizim diğer parçamız olan kişi de,kendi diğer parçasını arayarak,kendini tamamlama,gerçekleştirme sancılarını yaşar.Biz kendimizin diğer yarısını çeken bir mıknatıs gibi yaşarız; böyle olunca da,ne yaşı başı vardır aşkın,ne de insanların koyduğu denklik kurallarını tanır.Mevlana; “Âlemde her cüz'ü de muhakkak kendi çiftini İster. Kehribar, nasıl saman çöpünü çekerse her cüz'ü de muhakkak kendi çiftini çeker.
Gökyüzü yere merhaba der, demirle mıknatıs nasılsa ben de seninle Öyleyim.”diyordu.Sonsuz bir arayıştır işte bu macera,yurtsuzların yurdunu aramasına benzer.Âşık yana yana arar maşukunu,bir garip yolculuktur.Mevlana şöyle diyor; ” Sevgililerin aşkı, onların yanaklarını parlatır; âşıkların aşkı, âşıkların canlarını yakar, yandırır! Kehlibar, niyazdan müstağni gibi davranan bir âsıktır., o uzun yola düşen, o uzun yolda savaşansa saman çöpü! ..” Hüsrev ü Şirin’in başlangıcında; ” Hayvan gibi yalnız yemek ile, uyku ile kalma; bir kediye de olsa gönül bağla! Se¬nin bir kediye âşık olman, kendi kendine aslan olmadan daha iyidir.” Diyen Nizami’nin Mevlana’nın biraz önceki sözlerine çok benzeyen sözleri aynı şeyi pekiştiriyor; ” Eğer bir taşın sinesine aşk düşerse, bir cevhere âşık olmaya hak kazanır. Eğer mıkna¬tıs, âşık olmasaydı, o şevk ile demiri nasıl ka¬pardı? Eğer yolunun üzerinde aşk olmasaydı, kehrubar saman çöpünü aramazdı. Ne kadar taş ve ne kadar cevher vardır, yerlerinde öy¬lece dururlar, ne demiri ne de samanı kapmaz¬lar. Her bir cevher —ki bunlar sayısızdır — kendi merkezine meyleder”

Bizim için,önceden hazırlanmış,buluştuğumuz zaman her şeyin,yerini bulup oturacağı; gerekli bütünlüğün oluşacağı bir insanın varlığına inanmak mümkün olabilirdi; eğer ki,aşk ilişkisinin doğasına ters olarak,,karşımızdaki insanı olduğundan farklı göremeseydik.Sevgili daima en mükemmel olan değil midir.Onda kusurlar bile bir özellik oluvermez mi çoğu zaman.Onu tanıdığımız anda, karşımızda,bütün gizemleri ve güzellikleriyle,keşfedilmeyi bekleyen bir dünya değil midir sevgili.Başka olandır o,en farklı olandır; ve böylece başlar Şeyh Galib’in “Aşk”ına ateş denizlerini aşmayı göze aldıran yolculuk.Aşkın doğasında bu var; ancak,gerçekte olanla,bizim,aklımızı bir tarafa atarak, gönlümüzde,düş dünyamızda yeniden var ettiğimiz aynı varlık değildir.Ama eğer,şansımız yaver gider de,yârimiz,onun varlığına attığımız her adımda,bizi şaşırtarak,tam da umduğumuz gibi çıkarsa,işte buna mucize denir.Belki de,bütünlenip tamamlanma böyle bir şeydir.İki taraf da karşılıklı tamamlanıp,kendini gerçekleştiriyor,Mevlana’nın kandilleri gibi,birlikte ışık saçarak.” Çünkü tüm insanlar gerçekten iyi olanı, eşdeyişle doğaları itibariyle kendilerinin bir parçası ve kendilerinin olan bir şeyi severler ve bu nedenle, iyi bir şey yaratır ve arkalarında iyi bir şey bırakırlarken, sevdiklerini korur ve ölümsüzleştirirlerken, gerçekte kendilerini yaratmakta, korumakta ve ölümsüzleştirmektedirler” diyor Sokrates.
Bir insanı değiştirerek,kendi insanımız kılmanın mümkün olamayacağını, söyleyebiliriz burada.Bir insanı,kendinden başka bir insan yapmak,kafamızdaki kalıplara uydurmak olanaksızdır.Bunu kendisi istese bile,başaramayacaktır.O yalnızca bizimle tamamlandığında kendisi olabilen bir varlıksa,bizim yârimiz demektir.
İlişkilerinin başlangıcında,sürekli kavga eden insanlar tanıdım.Sürekli kavga eden,başkalarının ne diyeceğini umursamadan birbirini kıran,rezil olan arkadaşlarım oldu.Özellikle,bir çift var ki,bu yazının yazılmasına neden olan onlardır.Anımsıyorum; İzmir’de iki dersane öğretmeni olarak tanışmışlardı. Kadın felsefe öğretmeni,erkek tarih öğretmeniydi.Kavgalı bir ilişkiydi onlarınki.Defalarca ayrılıp,sonra yeniden bir ayaya gelmişlerdi.Kadının ailesi öğretmen kökenli,erkeğin ailesi gecekonduluydu.Biri alevi diğeri Sünni kökenliydi; ama önemsemedikleri bir durumdu bu.Sonra erkek,İzmir’den,İstanbul’a gitti.Bu gidişle,aynı zamanda kadını terk etmiş de oluyordu.Fakat çok zaman geçmedi,kadın da onun peşinden İstanbul’a gidip,orada bir dersanede çalışmaya başladı.Yedi sekiz ay sonra da,bir yaz günü evlendiler İzmir’de.Kadın,erkeğin ailesini sevmiyordu başından beri.Bunu da sürekli olarak belli ediyordu.Çok bir zaman geçmedi,birkaç ay sonra,erkeğin İstanbul’da evini önce terk ettiğini; bir ay kadar sonra da,geri döndüğünü.Bir süre sonra,erkeğin izmirdeki ailesinin evinde aileyle birlikte,mahalleye rezil olurcasına bir kavga edildiği duyuldu.Kavga sonucunda,gecenin bir yarısı erkeğin ailesi,gelinlerini evden kovmuşlardı.Tam bir rezalet.Eşi de ağzını bile açmamıştı.Buna benzer olayları pek çok insan yaşamış; yaşamayan azınlık da defalarca tanık olmuştur.Arkadaşım,yaşadığı aile faciasından sonra,biraz kendine gelebilmek için,benim yaşadığım bozkır köyüne geldi.Gezdik,tozduk, konuştuk,tartıştık.Kaçınılmaz olarak boşanacak ve bir daha da arkasına bakmayacaktı.Döndükten bir süre sonra,eşiyle tekrar aynı eve yerleştikleri haberi duyuldu.Bu olayla birlikte de,evin tek oğlu olan arkadaşımın ailesiyle arasındaki köprüler tümden yıkıldı.Öyle ya,eşinden memnun olmayıp bunu ailesiyle paylaşarak cephe oluşturan bir insan ailesine ne diyecekti ki.Ailesiyle birlikte,eşini sokağa atmıştı.
Beş yıl kadar bir zaman sonra onların ziyaretine gittim.Zaman içinde çok uyumlu bir ilişki geliştirmişlerdi.Son derece birbirini tamamlayan iki insan vardı şimdi.Anlaşılan o ki,bir ağaç büyütürcesine emek verilerek,iki insan birbirini yeniden yaratıyordu.Çocuğun önce emeklemesi,sonra düşe kalka yürümeyi öğrenmesi gibi,iki insanın sevgisi de,ancak bin bir güçlüğü yenerek,koşmayı başarabiliyordu.Sokrates bu saptamayı şöyle destekliyor; ” Bu, hiç kuşkusuz, seven ya da sevilen*söz konusu olduğu sürece, sevgi ilişkisinin daha az maieutik (x) olduğu anlamına gelmez. Çünkü, seven her ne denli sevgiliyi, kendi iyi imgesine dönüştürmeye çalışırsa da, bunu sevgiliyi. onun doğası İtibariyle olma gereksinimi duyduğundan farklı bir şeye dönüştürerek yapmaz. Herhangi bir doyurucu ilişkinin temeli, seven ve sevgilinin ortak olarak (iyi) bir şeye sahip olmaları ve büyük ölçüde aynı şeyi sevmeleri ve istemeleridir, bu nedenle seven sevgiliyi kendi iyisine dönüştürerek, ona zarar vermez, ancak daha çok, onun tam anlamıyla gerçekleşmesi için, doğası itibariyle olması gerekene dönüştürerek, yardımcı olur. Seven bunu. kendi iyi anlayışını sevgiliye hile ile kabul ettirerek değil de. onun kendisi için gerçekten de iyi olanı elde edebilecek, kendisi sevgilinin bunu elde etmesinde salt bir vesile olacak biçimde, kendisine doğru dönmesini sağlayarak yapar. Eğer durum böyle olmasaydı, aşk ilişkisi meyvesiz kalacaktı, çünkü ilişkide ortaya çıkan iyileşme ve gelişme, kişinin bizzat kendi gelişmesi değilse, hiçbir biçimde gerçek bir gelişme değildir. Aşk ilişkisi hem seven hem de sevilen tarafında doğurtucu ya da üretici kalmalıdır: Hem seven hem de sevilen diğerinin kendi kişisel gelişmesi, ortak iyiye doğru karşılıklı bir ilerleme için bir vesile, bir fırsattır.”O halde insanların başlangıçta, kimseden utanmadan,yaptıkları onca kavga ve rezillik,hayalimizde yeniden oluşturduğumuz sevgilinin gerçeğiyle buluşma sürecinde ortaya çıkan hayal kırıklıklarının bir sonucu olduğu gibi,aynı zamanda karşılıklı birbirine nüfuz etme,bir tür uç noktalarda sınama değil midir.Biz aynı zamanda da kendimizi sınıyoruz o zaman.Sadece sınamakla kalmıyor,dönüştürüyoruz da,hem kendimizi,hem de karşımızdakini.Bu dönüşümde,zaten,değişmesi mümkün olan fazlalıklarımız değişiyor.Eğer ki,kişinin “kendi”ne dair bir değişme veya değiştirilme söz konusu olursa,işte o zaman,ilişki bitiyor.” Aşk ilişkisi, doğası gereği, sorgulayıcı ve çürütücüdür. Her şeyden önce, aşk bir anlamda kuşkudan, sevgiliyi sorgulamadan, incelemeden ve sevgiliye ilişkin bir araştırmadan oluşur, çünkü seven sevgilisinde kendisini tamamlayacak, gerçekleştirecek olan şeyi aramaktadır; bu nedenle seven gerçek sevgilisini bulmak ereğiyle, bıkıp usanmadan insanları sınar ve inceler ve eğer talihi yaver gider de, aradığı sevgiliyi bulabilirse, onun gerçekten araştırmasının gerçek nesnesi olup olmadığını anlamak -gerçekte, onu (iyiye ilişkin) yeni araştırmasının nesnesi yapabilmek- için, bu kez de sevgiliyi inceler. İkinci olarak, aşk sorgulayıcı ve çürütücüdür, çünkü insanın kendisiyle olan bir ilişkisi olarak bile. aşk doğası gereği, insanın kendisi ve kendi gerçekleşmesi için kaçınılmaz bir arayıştır: Bir sorgulama ve kuşkulanma (ben altı üstü bu kadar mıyım? Ben yalnızca bunlardan mı ibaretim?) , bir araştırma (Ben neyim? Ne olmam gerekir?) , bir yâdsıma (Şu an bende ortaya çıkmış kişi, kesinlikle yeterli biri değildir!) ve gelişmeyi isteme sürecidir.” Diyor buna Sokrates. Sokrates’ten bu kadar alıntı yaptıktan sonra,çok başka bir yer ve zamandan uzak doğudan Me-Ti’nin sözlerine kulak verelim; ” Burada üzerine çok şey söylenebileceğinden kuşku et¬mediğim bedensel zevklerden söz etmiyorum. Amacım, üze¬rine söylenebilecek pek bir şey olmayan aşktan söz etmek de değil. Dünya, bu iki olguyla da yetinebilirdi. Ama sevgi bir üretim olgusu olduğu için, onu ayrıca ele almak gere¬kir. Sevgi, iyi ya da kötü yönde olmak üzere, sevenleri ve sevilenleri değiştirir. Daha dışardan bakıldığında sevenler yüksek bir düzenin üreticileri olarak görünürler. Tutkulu¬durlar ve engel tanımazlar; yumuşakbaşlıdırlar, ama zayıf değildirler. Her zaman ne gibi sevecen davranışlarda bulu¬nabileceklerini araştırırlar (ve bunu yalnız sevdikleri için değil, herkes için yaparlar) . Sevgileri için sürekli olarak yapıcıdırlar, sanki bir gün gelip de tarihini yazacakmışçasına, o sevgiyi tarihsel kılarlar. Sevenler için hiç yanlış yap¬mamakla, tek bir yanlış yapmak arasındaki fark, çok bü¬yüktür — oysa dünya, böyle bir fark üzerinde rahatlıkla durmayabilir. Sevgilerini olağanüstü kıldıklarında, teşekkür edecekleri yalnızca kendileridir; başarısızlığa uğradıklarında ise, nasıl halkın yöneticileri, halkın kusurlarını ileri sü¬rerek kendilerini aklayamazlarsa, sevenler de sevdiklerinin kusurlarıyla kendilerini aklayamazlar. Sevenlerin üstlendik¬leri görevler, kendilerine karşı görevlerdir; bu görevlerin yüklediği borçları yerine getirmek için gösterdikleri titizliği kimse gösteremez. Sevenlerin başkalarının ciddiye almadığı pek çok şeyi, en küçük dokunmaları ve en algılana¬maz gibi görünen sesleri bile ciddiye almaları, gerek sevginin, gerekse başka büyük üretimlerin özünden ileri gelir. Sevenler arasından en iyileri, sevgileri ile başka üretimler arasında tam bir uyum sağlamayı başarırlar; o zaman seve¬cenlikleri genel bir nitelik kazanır, yaratıcı yetenekleri ço¬ğunluğa yarar sağlar ve bu türden sevenler, üretici olan ne varsa desteklerler.” Bu sözlere katacak bir yorum bulamıyorum.
“Sana büyük bir sır söyleyeceğim zaman sensin”

Diye başlayan dizelerin şairi çağımızın Büyük aşığı Aragon,Elsa’ya “zaman sensin” diye sesleniyor ve ekliyor “zaman kadındır” Zaman,öldüren ve yaşatandır.Her şey zaman içinde büyür ve gelişir; yaşlanır ve ölür.Zaman üretken ve doğurgandır.Elsa’yı,daha doğrusu kadını,zamanla özdeş kılıyor Aragon.Kadın üreten ve var edendir, sevginin mimarı odur.Aşk onun dâhilinde var olur ve büyür.Aşk onun dâhilinde sonsuz olur veya ölür.Her insanın bir insanı var mıdır? Sorusuna karşılık,Aragon’un aşk üzerine söyledikleri oldukça önemlidir. CREMIEUX’in Büyük ozanla yaptığı söyleşinin bir yerinde şöyle diyor Usta:” Önce kavramlar üstünde anlaşmak gereki¬yor, yoksa söylenenler açıklığa kavuşamaz. Sözlüğe, örne¬ğin Larousse'a bakacak olursanız, gizemcilik, ilahi düşün¬celere dalarak yetkinleşme yoludur. Şiirimin amacının, tut¬tuğu yolun bu olmadığı biliniyor. Le Fou d'Elsa'yı gizemli anlatıma yaklaştıran tipik anlatımı, Arap gizemcilerinde şöyle bir araştıralım. Arap gizemcilerinin en büyüklerinden biri olan İbni Arabî der ki 'bir varlık gerçekte, yaratıcı¬sından başka kimseyi sevmez '' İşte, başka başka biçimlerde anlaşılabilecek bir söz. Ben kendi adıma, sevdiğimi ta¬nıyorum, ama yaratıcımı tanımıyorum. İbni Arabî’nin bu düşüncesini gerçeğe daha uygun bir hale getirmek için cümleyi tersine çevirip şunu söylemek gerekmez miydi..'Beni sevdiğim yaratır.' İşte bu, ayakları üstüne oturtulmuş gizemli düşüncedir”
Bu söz üzerine,bu konuda söylenecek başka bir söz olduğunu sanmıyorum.İnsanın birer tüketim nesnesi,aşk da dâhil tüm duygularının sökülmeye çalışıldığı zamanlarda,gerçekten de insanı sevdiği yaratır,çiçeklerin yeniden açmasını sağlayan yağmur gibi,güneş gibi.Bütün dayatmalara rağmen,kimsenin uğramadığı yıkıntılardan yükselen çiçekler gibi aşk, en büyük başkaldırıdır. Başkaları için ağlamayı, yanmayı,direnmeyi,savaşmayı,ölmeyi bilen insanlar olduğu sürece, aşka mahcup olmayacaktır insanlık.Şu an,bir yerlerde nasıl,öpüşür gibi usul usul yağıyorsa yağmurlar; ve bir yerlerde güneş olanca güzelliğiyle kucaklıyorsa şafakları, aşklar da öylesine aşk gibi yaşanmaya devam ediyor,birbirini aşkla yeniden yaratan sevgililerde,yeniden,yeniden,yeniden…

ŞİİRLERİMDEN BAZILARI

BOŞUNA


Aşkına dilenci değilim senin
Dönüp de geriye baksan boşuna
Bir gurur taşırım inanması zor
Dünyayı uğruma yaksan boşuna


Yüzümü çevirdim önüm değilsin
Rotamı döndürdüm yönüm değilsin
Sensiz de yaşarım sonum değilsin
Her gün aşk acısı çeksen boşuna


Ruhunum diyerek dursan canımda
Sen dolaşsan katre katre kanımda
Cenup Şimal Şark Garp dört bir yanımda
Aşk ırmağı olup aksan boşuna


Nedamet içinde gönlüme girsen
Yoluma çıkıp da kolunu gersen
Binlerce çiçeğin sırrına ersen
Misk-i amber gibi koksan boşuna


Bilinsin hıncımın sana kastı ne
Taparmıyım sandın çirkin büstüne
Aşkın oklarını kalbim üstüne
Bin defa üst üste çaksan boşuna


Umutsuzluk doldur avuçlarına
Af tecelli etmez ki suçlarına
Tüm yıldızları bir bir saçlarına
Pırlanta ederek taksan boşuna


Bana zulüm düşsün sana da sefa
Sensiz çok güzeldir yaşanan cefa
On değil yüz değil binlerce defa
Sevginle karşıma çıksan boşuna


Aklın başına gelir yalnız kalınca
Yıllar geri dönmez pişman olunca
Ruh tene küsüp de zaman dolunca
Ecel duvarını yıksan boşuna

GİDİYORSUN HA


Bir akşam üzeri geldiğin gibi
Tekrardan yan çizip gidiyorsun ha
Veda etmeden bir el sallamadan
Rüzgar gibi tozup gidiyorsun ha


Kafana koyduğun o kararınla
Faydan mı dokundu bir yararınla
Kalbime açtığın şu zararınla
Ebediyen üzüp gidiyorsun ha


Taşlaşmış kalbine zulmü katarak
Bu aşkı gönlünden silip atarak
Kaşlarını bana karşı çatarak
Sebepsizce kızıp gidiyorsun ha


Zehrinle suladın aşk güllerimi
Uzanıp tuttun mu hiç ellerimi
Uğruna kurduğum hayallerimi
Darma dağın bozup gidiyorsun ha


Dertsiz başıma bin bela sarıp da
Kalleşlik merminle kalpten vurup da
Kalemini yargıç gibi kırıp da
Ecelimi yazıp gidiyorsun ha


Ruhumu kopardın yetmedi yine
İhanet doluymuş sendeki sine
Sevgi tutmayan o zalim kalbine
Mezarımı kazıp gidiyorsun ha

SENİN YÜZÜNDEN


Yüzünde beliren sahte gülüşe
Yanıp kalıyorsam senin yüzünden
Gerçeği olmayan yalancı düşe
Kanıp dalıyorsam senin yüzünden


Sevgini unutup yaktın şerine
Bir acı bıraktın kalpte derine
Kara bulut olup yağmur yerine
Nefret doluyorsam senin yüzünden


Dönülmez yollara koydum içimi
Ayrılık diyerek yaptım seçimi
Kışlara benzeyen beyaz saçımı
Hırsla yoluyorsam senin yüzünden


Var mı bu alemde benden tasalı
Günlerce dinledim senden masalı
Hazanı yaşayan yaprak misali
Her gün soluyorsam senin yüzünden


Derdi ben avuttum sen neşelerde
Medet arıyorum boş şişelerde
Mekan sayılmayan dip köşelerde
Sızıp kalıyorsam senin yüzünden


Sayende karardı dünyam zifiri
Yaptığını yapmaz elin kafiri
Kalbime davetsiz o misafiri
Kızıp alıyorsam senin yüzünden


Kalleş lakabıyla kavuştun üne
Neden inanmıyorsun yaşanan düne
Tüm şiirlerimi suyun üstüne
Yazıp salıyorsam senin yüzünden

GEL


Karanlığı yırtan acı çağrımı
Duy da başkasına inanmadan gel
Sana hasret sana susuz bağrımı
Sivri tırnağımla yoldurmadan gel


Kabuslarım büyür şimdi art arda
Geceler çıldırdı düşler firarda
Susma ne olursun dur bir kararda
Elleri karşımda güldürmeden gel


Sensiz zor geliyor yaşamın tümü
Kurtuluş yaptırma bana ölümü
Senin için açan gonca gülümü
Dalında unutup soldurmadan gel


Gönlüm başkasına aşkı yasaklar
Yüreğim sevgini içinde saklar
Bir bir saçlarıma düşerken aklar
Beyazlar başıma doldurmadan gel


Gelişin olur en büyük hediye
Daha ne beklersin gülüm ne diye
Vuslat ateşiyle dönüp deliye
Mecnunlar yolunu buldurmadan gel


Kendini aratma mey şişesinde
Gözüm yok dünyanın şuh neşesinde
Düşüp kalırsam bir han köşesinde
Cenazemi eller kaldırmadan gel

İNANMAM


Bir değil, bin değil beklediğim gün
Geliyorum desen artık inanmam
Aşkına Ferhat’ım, karşı dağları
Deliyorum desen artık inanmam


Can bırakmadın, ruh koymadın tende
Ahım kaldı senin gibi gidende
Bin defa yeminler olsun ki ben de
Seviyorum desen artık inanmam


Benimle yaşasan bütün meşkleri
Beraber paylaşsan süslü köşkleri
Kalbimde aşkından başka aşkları
Siliyorum desen artık inanmam


Senin için yaptım desen seçimi
Sevginle doldursan bütün içimi
Pişmanlık inde beyaz saçımı
Yoluyorum desen artık inanmam


Gönlüne çizsen de sevda deseni
Versen de istemem tuzlu buseni
Ellerimi açtım duamda seni
Diliyorum desen artık inanmam


Kalbine yer yapsam sızılar gibi
Kaderine girsem yazılar gibi
Şimdi peşin sıra kuzular gibi
Meliyorum desen artık inanmam


Büsbütün bassan da beni bağrına
Kanmam sözlerini kanmam doğruna
Azrail başımda sevgin uğruna
Ölüyorum desen artık inanmam

GELME CANAN


Kalbine girmeyi çok istiyorsun
Üzeceksen ne olur gelme canan
Vakti gelince bir bir yalanları
Düzeceksen gelme ne olur canan


Soldurup gidersen kuru gül gibi
Selamı kesersen zalim el gibi
Şu durgun gönlümde coşkun sel gibi
Azacaksan gelme ne olur canan


Uzanıp da yatmak varsa dizinde
Tatlı tatlı bakmak olsa yüzüne
Dudağımdan çıkan sevgi sözüne
Kızacaksan gelme ne olur canan


Sonunda bu aşkı yerlere vurup
Kalbimi derinden yakıp kavurup
Sevgi harmanımı boşa savurup
Tozacaksan gelme ne olur canan


Gönül arzuluyor tatlı sesini
Kalbim yeni buldu mabudesini
Zor bela duran aşk abidesini
Bozacaksan gelme ne olur canan


Dindireceksen gel gönül ağrımı
Oyun bozacaksan duyma çağrımı
Taze yaralarla dolu bağrımı
Ezeceksen gelme ne olur canan


Sakın olmasın bu bir düş anlığı
Kalbime yaşatma bin pişmanlığı
Kara kalemlerle sen düşmanlığı
Yazacaksan gelme ne olur canan

GİDİŞİN





Bir meçhule doğru haber vermeden
Beni benden alıp tekti gidişin
Bitirdi gönlümü yaptığın talan
Aşkta isyanları çekti gidişin


Derdine ortaktım yaşlar dökerek
Köleyim önünde dizler çökerek
Boynumu perişan halde bükerek
Kalbime bir sancı çaktı gidişin


Bir kalleşlik eksik o lakabında
Nedense durmadın sevgi kabında
Kara gecelerin kör girdabında
Kayan yıldız gibi aktı gidişin


Zor bela ayakta durduran daldın
Kanayan yaramı sardıran koldun
Sevgini sevgime kardıran baldın
Gönlümü nar gibi yaktı gidişin


Aşkı karanlığa vurup ziftleyip
Paslı bir kilitle kalbi kilitleyip
Gönül evimi de dinamitleyip
Dünyayı başıma yıktı gidişin


Alnıma dayadın aşk silahımı
İstemem sakın ha alma ahımı
Bedenden ayırıp kalan ruhumu
Ölüm meleğine sattı gidişin

ADAM DEĞİLSİN


Ebedi sevgime inanmıyorsan
Yüzünü germezsen adam değilsin
Güzel düşlerime olmaz diyorsan
Kötüye yormazsan adam değilsin


Ayaklar altında aşka kıyarsan
Delice sevmeyi suçtan sayarsan
Gönlümden çıkıp da tezden cayarsan
Kalbimi kırmazsan adam değilsin


Ruhumu benden söküp alarak
Sevgisiz ummana hırsla dalarak
Dostane gönlüme düşman olarak
Karşımda durmazsan adam değilsin


Sevda acısını çektim sonunda
Sürekli gözyaşı döktüm sonunda
Yıkılıp karşında çöktüm sonunda
Zulmünle sarmazsan adam değilsin


Sunduğun ecele yakın süreyse
Hainlik huyunda adi töreyse
Kalleşçe davranmak sana göreyse
Sırtımdan vurmazsan adam değilsin

KADIN


Sevgiye karışıp yapamam derken
Yolumdan dönüp de sapamam derken
Et tırnak olup da kopamam derken
Beni benden söküp aldın be kadın


Melekler gıptayla bakar yüzüne
İyi ki rastladım senin izine
Sahipsiz kalbimin tam merkezine
Ilık ılık akıp doldun be kadın


Benimle kah gülüp kah da ağlayıp
Gönlümü dalgalı saçla bağlayıp
Yüreğimi kara gözle dağlayıp
Şansımı döndüren faldın be kadın


Huyum huyuna denk boyum boyuna
Beraber yatalım koyun koyuna
Beni de çekerek aşkta oyuna
Coşkulu düşlere saldın be kadın

ATAMIYORUM


Kara gözlerine takılı kalıp
Karşında sabrımı tutamıyorum
Kızıl şafağınla asılı durup
Yakamozlarında batamıyorum


İçim yandı için için sızlandı
Senden kah aşikar kah da gizlendi
Kalbimdeki tohum da filizlendi
Diğer sevdalarda bitemiyorum


Sensin yüreğimden akan şelale
Sensin bahçemde gül, zambak, lale
Şöyle bir baktım da sendeki hale
Koştukça peşinden yetemiyorum


Alıştım sendeki nazenli huya
Katil olurdum dense bir yahu ya
Çetin ceviz senin gibi ahuya
Nedense kızıp da çatamıyorum


Aklıma kazıdım bin bir cismini
Koynuma saklarım güzel resmini
Gönlümün sahibi olan ismini
Her gece anmadan yatamıyorum


Yanıp tutuştuğum gerçek bir eştin
Tek vücut olup da bende birleştin
Gizlice kalbime girip yerleştin
İçimde can oldun atamıyorum

KAPINI ÇALACAĞIM


Bana sevgiler sundun kalp kapını açarak
Gerçek aşkı tattırdın gülücükler saçarak
Duramam bu şehir de firar edip kaçarak
Bir gece yarısın da kapını çalacağım


Bu son seyahati aşk için yaparcasına
Yönümü değiştirip sana saparcasına
Et tırnaktan ayrılıp sanki koparcasına
Bir gece yarısın da kapını çalacağım


Sevincimden coşarak sevgi de hislenerek
Günahlardan sıyrılıp büsbütün uslanarak
Şiddetli yağmurların altın da ıslanarak
Bir gece yarısında kapını çalacağım


Yola çıkacağım ne geç deyip ne er deyip
Dönüşüm olmayacak kutsal bir sefer deyip
Bin bir çiçeklerden bin bir sevgiyi derleyip
Bir gece yarısında kapını çalacağım


Kalp atışını daha yakından duymak için
Hasretle yanıp duran sevgine doymak için
Çatlayan dudağına busemi koymak için
Bir gece yarısında kapını çalacağım

AŞK OLSUN ARTIK


Hırsla kırdım bir bir bütün telleri
Sazımı duyana aşk olsun artık
Ardıma alarak azgın yelleri
Özümü bulana aşk olsun artık


Sormam ki çekip de benden gideni
Umurumda değil onun nedeni
Zalimkar rüzgara verip bedeni
Tozumu bulana aşk olsun artık


Kimse acımıyor .benim halime
Gücüm yetmiyor ki akli selime
Son noktadan başka bir tek kelime
Sözümü duyana aşk olsun artık


Erkenden doluştu başıma kırağı
Mekan tutacağım hem de ırağı
Sonunda toplayıp tası tarağı
Yüzümü görene aşk olsun artık


Acıyla bitirdim gençlik çağımı
Yetmeden bozdular yeşil bağımı
Bırakın görmeyi bende çoğumu
Azımı bulana aşk olsun artık

BU GECE



Hayat savaşını çoktan kaybettim
Mağlup oluyorum tuşa bu gece
Karanlık yolların girdaplarına
Her şey hayal oldu düşe bu gece


Gönül harmanımın bitti savrumu
Deliliğe sattım artık tavrımı
Hain bir urganın yağlı kıvrımı
Bedenle ruhumu boşa bu gece


Zararla kapattım geçmiş yılları
Teker teker soldu yaşam gülleri
Kalleş bir hançerin çatal dilleri
Kendini böğrüme döşe bu gece


Dehlizde kudurur bir gölge sisi
Limana yanaşır ecel gemisi
Soğuk bir namlunun çılgın mermisi

Vuslatı kalbimle yaşa bu gece

BEDDUAM AZ GELİR

Şu anki halimden bin kez beter ol
Desem de bedduam az gelir sana
Sevincin kaybolsun şere yeter ol
Desem de bedduam az gelir sana


Şaşırıp kalsınlar seni görenler
Mekanın sayılsın ıssız örenler
Ölümcül yapılsın sana törenler
Desem de bedduam az gelir sana


Yüreğine sivri hançer çakılsın
Hummalı olasın kalbin yakılsın
Alnına isabet kurşun sıkılsın
Desem de bedduam az gelir sana


Kapın kilitlensin talip kalmasın
O taş kalbine hiç sevgi dalmasın
Acıyla ölesin kolay olmasın
Desem de bedduam az gelir sana


Ruhun bedenine küsüp yakınsın
Azrail gelip de cana dokunsun
Benden önce senin selan okunsun
Desem de bedduam az gelir sana


Zehirler karışsın yediğin aşa
Başını kabir de vuransın taşa
Izdırap içinde korkuyla yaşa
Desem de bedduam az gelir sana


Bundan sonra kanmam ki oyununa
Yılan, akrep yuva yapsın koynuna
Bütün günahlarım düşsün boynuna
Desem de bedduam az gelir sana


Sıratı geçeme ayağın kaysın
Ateşler kavursun soğuklar buysun
Çağlını bütün ahiret duysun
Desem de bedduam az gelir sana



PAYLAŞMAYI İSTEMEM


Aşkını yüreğime nakış nakış işledim
Seni seninle bile paylaşmayı istemem
Varlığını dünyamda ölesiye düşledim
Seni seninle bile paylaşmayı istemem


Senin için bezedim gönlümdeki köşkünü
Daha nasıl anlatsam kalbimdeki aşkını
Ne olursun bir kez duy mecnun olan şaşkını
Seni seninle bile paylaşmayı istemem


Çimenlere basan o ayağına kıyamam
Hasretle geçen günü yaşıyorum sayamam
Gönül dünyama senden başkasını koyamam
Seni seninle bile paylaşmayı istemem


Sana selam verenler bana düşman olurken
Göz ucuyla bakanlar buna pişman olurken
Bütün yaşantım senin gönlünde kavrulurken
Seni seninle bile paylaşmayı istemem


Gönül arzuluyor hep sana güller dermeyi
İpeksi saçlarını ben isterdim örmeyi
Kaldı ki kollarında bir yabancı görmeyi
Seni seninle bile paylaşmayı istemem


Yemin olsun kırarım sana uzanan eli
Aldığın her nefesi saçına esen yeli
Anlasana bir tanem söyletme deli deli
Seni seninle bile paylaşmayı istemem


Sensiz karanlıklara gömülüyor gündüzüm
Yokluğunda yanıyor yüreğimdeki özüm
Uğrunda ölsem bile inan ki bu son sözüm
Seni seninle bile paylaşmayı istemem

GİTTİN


Gelmiyor kelamın hırçın güzelim
Bir fırtına gibi estin de gittin
Seninle doluydu geçmiş ezelim
Selamı sabahı kestin de gittin


Bilirim değerim yokmuş gözünde
Kalleşlik doluymuş sevgi özünde
Ayrılıklar gizli bütün sözünde
Acı isyanları bastın da gittin


Hani bitmeyecek büyük pınardın
Görmeyince beni hemen yanardın
Bilirim tüylendin sen de şımardın
Hatalar sendeyken küstün de gittin


Belli olmuyordu kalpsiz oluşun
Renk vermiyordu ki nefret doluşun
Yalanmış attığın o şuh gülüşün
İçindeki kini kustun da gittin


Oracıkta dondum bilmezsin canım
Beklemezdim senden, çekildi kanım
Kaskatı kesildi de her bir yanım
Canlı bir bedeni astın da gittin

UNUTMUYORUM


Ettiğin yeminlerin hepsi de bir yalanmış
Aşkımdan bıktığın o günü unutamıyorum
Seni maral sanmıştım gerçek yüzün yılanmış
Riyaya aktığın o günü unutmuyorum


Yaptığın günahların şimdilik boyun gibi
Sende yaşanan sevda yalancı oyun gibi
Sattın kendini hem de kurbanlık koyun gibi
Kendini yaktığın o günü unutmuyorum



Başkasına koştun sen ellere yazılıp da
Bana hiç gelmedin ki kahredip üzülüp de
Bir tavus kuşu gibi nazende süzülüp de
Gelinlik taktığın o günü unutmuyorum


Zamanında aldırış etmediğim sözlerime
Köleydim önünde kan çökmüştü dizlerime
Yıllar sonrası beni görüp de gözlerime
Pişmanca baktığın o günü unutmuyorum

SEVGİMDEN ÖLECEKSİN


Beni mutsuz yaşatıp canlı öldüren canan
Sen ecelinle değil sevgimden öleceksin
Beddualarım sana benim gibi ol her an
Sen ecelinle değil sevgimden öleceksin


Elbet aşkıma mağlup olup boyun bükerek
Sevgileri tadıp göz yaşlarını dökerek
Kalbine aşk okunu yiyip acı çekerek
Sen ecelinle değil sevgimden öleceksin


Adımı ezberleyip her saniye anıp da
Sevgimin yücesine vuslatını sanıp da
Yüreğinde sönmeyen ateşlerde yanıp da
Sen ecelinle değil sevgimden öleceksin


Adam akıllı kısa zamanda uslanarak
Sevgi yağmurlarında durmadan ıslanarak
Krizleri yaşayıp beni de kıskanarak
Sen ecelinle değil sevgimden öleceksin


Sonunda kıracaksın keskin sirke küpünü
Güzelliğin geçerken beğenmezsin tipini
Hem de kendi kendine çekeceksin ipini
Sen ecelinle değil sevgimden öleceksin

ÖLECEĞİM BEN


Gönlümü dolduran aşk sözlerinin
Korlu yakışında kalacağım ben
Ateş gibi bakan şu gözlerinin
Fişek bakışında öleceğim ben



Kirpiklerini ok gibi dererek
Yay gibi kaşına tek tek sererek
Kendi ellerimle hırsla gererek
Fişek bakışında öleceğim ben



Bir bir gözlerini şarjöre sürüp
Hedef olacağım karşında durup
Hem de acımadan kalbimden vurup
Fişek bakışında öleceğim ben

BULAMAZSIN



Sonunda çevirdin beni deliye
Artık karşında bir uz bulamazsın
Hunharca yaktığın kalpten geriye
Karıştır külleri köz bulamazsın



Ne sevdim dedin ne sevgi bildirdin
Hep ağlattın da bir kez mi güldürdün
İçindeki aşkı zaten öldürdün
Aşık kaştan başka yüz bulamazsın



Nihayet sen oldun ele benzeyen
Yaprağı dökülmüş güle benzeyen
Güneşte kavrulan çöle benzeyen
Kurumuş sevdamda öz bulamazsın



İstersen alçak de ister gülüm de
İster seviyorum ister zalim de
Eserin olan şu acı dilimde
Bedduadan başka söz bulamazsın

GÜZEL



Aşkın temposuyla kalbin atarsa
Gönlünde sevgiler dünya kadarsa
Kalbime girmeye niyetin varsa
Gelirken kimseye çaktırma güzel



Sana gündüz güneş gecede aydım
Kör aşkına öncü rehber asaydım
Sendeki sevgiyi ibadet saydım
Başka gönüllere aktırma güzel



Selamsız bırakma geçip gidip de
Dağıtma gönlümü birden esip de
Aşkına esaret mecnun edip de
Deli lakabını taktırma güzel

İNANMAN İÇİN


İstersen küserim tüm cananlara
Sadece sevgime inanman için
Selamı keserim dost olanlara
Sadece sevgime inanman için


Ne yapsam ne etsem inanmıyorsun
Varsın bu aşkımı el alem yorsun
Bir ispatı varsa olsun diyorsun
Sadece sevgime inanman için


Yığılıp önünde dizler çökerim
Dudağımı çeke çeke dikerim
Gözlerime kızgın miller çekerim
Sadece sevgime inanman için


Nasıl kazanmalı ki umarını
Oynatma gönlüme aşk kumarını
Keserim kalbimin şah damarını
Sadece sevgime inanman için


Boyarım tenimi olanca kana
Çekerim boynumu yağlı urgana
Bu canımı kurban veririm sana
Sadece sevgime inanman için




Yalnızca bir anlık yanımda kalsan
En son nefesimi verirken bulsan
Aşkına diyetlik ruhumu alsan
Sadece sevgime inanman için


Ne mecnunlar gibi çöle akarım
Ne Ferhatlar gibi dağa çıkarım
Şakağıma bir kez kurşun sıkarım
Sadece sevgime inanman için

GELMEM BİR DAHA


Bırak hoplama sakinleş biraz
Aşık usandırır sendeki bu naz
Belli ki kendini bulursun kurnaz
Geriye dönersem gelmem bir daha


Kimseler bulunmaz senin dengin de
Geçerli değildir kara renginde
Sendeki güzellik benim sevgimde
Geriye dönersem gelmem bir daha


Her şeyim ortada görünür halim
Peşinden koşturup edersin zulüm
Gönül pencereni açmazsan zalim
Geriye dönersem gelmem bir daha


Kalpte olan sevgim inan ki sebil
Gönlüm sana tutkun kıymetini bil
Benden yana doğru vermezsen meyil
Geriye dönersem gelmem bir daha


Dilinde beliren sözlerin yalan
Yeşermiş bu aşkta olmasın talan
Gönüp de bak kim var peşinde kalan
Geriye dönersem gelmem bir daha


Başka aşkta olur senin zararın
Kararmış falların olmuyor karın
Pişman etme beni gelmeden yarın
Geriye dönersen gelmem bir daha


Ferhat figanını inan ki duymam
Çekip de giderim gönlünü saymam
Bak inat edersen yolumdan caymam
Geriye dönersem gelmem bir daha


Çok mu görüyorsun aşka ermemi
Birde kaybedersen ayan kürremi
Asla göremezsin hiçbir zerremi
Geriye dönersem gelmem bir daha

KORKARIM SANMA


Gönlümü uğrattın acı hışıma
Sayende geldim ben kara kışıma
Dilinde tuttuğun zulmü başıma
Takacaksan tak be korkarım sanma


Ben çırak sayıldım sen ise usta
Hadi susma Bir şey de bu hususta
Boşalt içindeki zehrini kus da
Yapacaksan yap be korkarım sanma


Sevgim yasak senin gibi arsıza
İmbiğinden akar kan sıza sıza
Gönlün varsa başka bir hayırsızda
Sapacaksan sap be korkarım sanma


Uğruna öptürdüm gök ile yeri
Bir bana yasaktır kalpten içeri
Göğsüme tuttuğun sivri hançeri
Çakacaksan çak be korkarım sanma


Çılgın isyanına uydun durup da
Hainlik potanda kibir karıp da
Yabancı birine secde varıp da
Akacaksan ak be korkarım sanma


Gözünde parlattın küstah kinini
Sonunda çıldırtın aşk sakinini
Titretme elini en son mermini
Sıkacaksan sık be korkarım sanma

KAÇIP GİDECEĞİM


Esareti kırıp küsüp bahtıma
Kaçıp gideceğim ben buralardan
En sonunda veda edip tahtıma
Kaçıp gideceğim ben buralardan


Asla ne kederden ne de hüzünden
Senin sivri dilli yalan sözünden
İnan özellikle çirkin yüzünden
Kaçıp gideceğim ben buralardan


Kabul etmiyorsun mağlubiyeti
Kötü anlıyorsun iyi niyeti
Daha da çekmeden o eziyeti
Kaçıp gideceğim ben buralardan


Dermanım kalmadı duramam burda
Şimdi yem olamam kurt ile kurda
Fazla beklemeden iki gün şurda
Kaçıp gideceğim ben buralardan

ALABORA


Bakışın gönlüme aşkını düşürdü
Pusulamı tuttun yönünden şaşırdı
Düz yollar dururken dağlardan aşırdı
Alabora ettin sen aşk sandalımı


Divane gönlümü sanki yavaşlatıp
Gözlerimi sevda derdiyle yaşlatıp
Yürekte bitmeyen telaşı başlatıp
Alabora ettin sen aşk sandalımı


Bir seni kalbimin köşküne koyarken
İsmin dilimdedir binlerce sayarken
Rotamı sapıtıp yörüngem kayarken
Alabora ettin sen aşk sandalımı


Buram burum yaktın beni kavurup da
Hayallerimi bir sana devirip de
Yüreğimi tepe taklak çevirip de
Alabora ettin sen aşk sandalımı


Direğimi yıkıp yelkenimi yarıp
Dümenimi bozdun küreğimi kırıp
Ahtapot misali yüreğimi sarıp
Alabora ettin sen aşk sandalımı

AKGÜN DOSTLARIM



Bütün felaketler bende doğarken
Belalar bir olup zulme boyarken
Acı feryadımı el gün duyarken
Nerdeydiniz ak gün dostlarım nerde



Kabus pazarında çile satarken
Güzel günlerime zehir katarken
Korkuyla uyanıp zorla yatarken
Nerdeydiniz ak gün dostlarım nerde



Titreyen kalbime buhran çökerken
Devamlı bacamda baykuş öterken
Felaket yakamdan tutup çekerken
Nerdeydiniz ak gün dostlarım nerde

ŞAİR ÖLDÜ


Sevdayı kendine ulaşır sanan
Bir parça kalbine bulaşır sanan
Boş yere gönlünü alışır sanan
Hüsrana as olan bu şair öldü


Gezmedik ne kıyı koydum ne yaka
Umutsuz düşerim her türlü faka
Hayatta kimseye yapmadım caka
Kadere üs olan bu şair öldü


Kırdım kalemimi bin bir parçaya
İnanmam tavize kanmam parsaya
Gözlerini iki metre arsaya
Dikip de yas olan bu şair öldü


İyi okuyun son kez bu dörtlüğü
Yumuşak kalpliyim sevmem sertliği
Bırakmam ecelde gelse mertliği
Aşklara pas olan bu şair öldü


İmzamı buraya vurgun atarım
Çekmez bunca yükü yorgun katarım
Bin metre kazılan yerde yatarım
Herkese küs olan bu şair öldü

AŞK



Aşk eskiden kalan büyükçe yalan
Aşk zehirli olan azmanca yılan
Aşk gönül bahçemde yapılan talan
Acıyla kavrulan dillere benzer



Aşk sevgiden öte hançer yarası
Aşk maddiyat olmuş zengin parası
Aşk ruhumda yanan ateş karası
Rüzgar da savrulan küllere benzer



Aşk yakın sandığım bitmeyen yoldur
Aşk deniz üstünde küreksiz saldır
Aşk açmaz gönlümde dikenli daldır
Yağmurlar görmeyen çöllere benzer

BİTSİN BU SEVGİ



Tavrın karanlığa benzer elbise
Arkamızdan neler söyler el bize
Bu aşkı havale et ki temize
Ayrılalım dersen bitsin bu sevgi



Sözlerin adeta zehir zemberek
Şimdi acılara zulüm mü derek
İsyanını dizdin bunu bilerek
Ayrılalım dersen bitsin bu sevgi



Ayak uyduramam arsız huyuna
Mana veremedim senin suyuna
Hesabı yapıver enden boyuna
Ayrılalım dersen bitsin bu sevgi



Beni bir sevgili bile sanmadın
Yıllarca bekledim aşka kanmadın
Benim için bir gün bile yanmadın
Ayrılalım dersen bitsin bu sevgi



Nasıl taş kalplisin aklım almıyor
Zor ile güzellik asla olmuyor
Madem ki kalbine sevgim dolmuyor
Ayrılalım dersen bitsin bu sevgi

YANMIYOR ARTIK



Tövbekar dilimi pişman ettirdin
O zalim ismini anmıyor artık
Sevecen gönlümü düşman ettirdin
Seni bir sevgili sanmıyor artık



Seviyordum seni ben bir zamanlar
Başımdan dağıldı pembe dumanlar
Kininle büyüyen içimde kinler
Hain gülüşüne kanmıyor artık



Yalanmış gönlüme aşk kondurduğun
Yalanmış başımı sen döndürdüğün
Alev alev iken hep söndürdüğün
Küle dönmüş kalbim yanmıyor artık

KOYNUNDA ÖLEYİM



Seviyorum seni inan bıkmadan
Gönül duvarını asla yıkmadan
Uzak diyarlar da bu can çıkmadan
Bırak da koynunda öleyim canan



Günlerim bitip de ömür dolmadan
Tamamen sararıp düşüp solmadan
Parça parça kalıp telef olmadan
Bırak da koynunda öleyim canan


Harabe yıkılmış viran köyler de
Deniz de delta da uzak koylar da
Benim işim olmaz yeni toylar da
Bırak da koynunda öleyim canan


Senden ayrılırsan inan ki gülemem
Gurbet ellerden bin daha gelemem
Ecelimi senden ayrı dilemem
Bırak da koynunda öleyim canan


Garip bedenimi sana sunarak
Cennetten kokunu ten de umarak
İki gözümü de son kez yumarak
Bırak da koynunda öleyim canan

BİR GÜN


Bırakın konmayın zayıf dalıma
Ağırlık çekemez kırılır bir gün
Gönlüme girip de irdelemeyin
Oldukça hassastır darılır bir gün


Topluca binmeyin aşkın salına
Dengeler kaybolur devrilir bir gün
Hoyratça girmeyin gönül bağıma
Tamamen küser de çevrilir bir gün


Mazimi açmayın sitem saklıdır
Kuru göz pınarım nemlenir bir gün
Seven gönüllerden o çok farklıdır
Yalnızca kendine demlenir bir gün


Ürünüm yığılı harman yerinde
Rüzgara vermeyin savrulur bir gün
Günlerim sayılı dünya elin de
Ayrılır ruh tenden kavrulur bir gün


Beni o gün anın duyulsun adım
Ruhum gelir elbet ulaşır bir gün
Sizinle olurum budur muradım
Gönülden gönüle dolaşır bir gün

BİLİYORUM

Düşmeye gör bir kere dert belaya sarılır
Dost düşman olur iyi güne kadar darılır
Ufuk da ince çizgim bin bir yerden kırılır
Bedeni yatırmaya az kaldı biliyorum


Acı çığlıklarımı duyup beni kim anlar
Durmadan içerimden kopar sonsuz volkanlar
Gözümde ki yaşların yerini aldı kanlar
Gönlümü batırmaya az kaldı biliyorum


Kimi gördüysem gidip hemen derdimi yandım
Kuzu postuna giren hain kurtlara kandım
Patladı damarlarım kalp yolunda tıkandım
Aklımı yitirmeye az kaldı biliyorum


Yüreğim parçalandı acılarım bitmiyor
Kas katı kesilirken hücrelerim titriyor
Kuduruyor belleğim şifalar da yetmiyor
Yaşamı bitirmeye az kaldı biliyorum

SIRA BANA GELİYOR

Ömrü ucuza sattım asla etmedim paha
Şurda kaldı geriye yedi sekiz yıl daha
İstekli heveslerle son kez kalksam da şaha
İşte önüm açıldı sıra bana geliyor

Hayat demini aldı mutlaka içilecek
Kurtuluş var mıdır bu bedende seçilecek
Ecel kapısından yan tarafa geçilecek
İşte önüm açıldı sıra bana geliyor

Ölüm ayırt etmiyor harici ve dahili
Zaman önünde sürer benim gibi cahili
Sonunda görünüyor karşı kıyı sahili
İşte önüm açıldı sıra bana geliyor

Ellerim tutmuyor ki yazdırdığım kalemi
Neşem kaybolurken hep yakaladım elemi
Su ile doldurmaya çalışırken filemi
İşte önüm açıldı sıra bana geliyor

Kimi sevdim kimide sevmedim belli değil
Ruhum kurbanlık gibi ecel önünde eğil
Her gün ölüme doğru çaresiz verdim meyil
İşte önüm açıldı sıra bana geliyor

Ateşim kesilirken dağılır söne söne
Bir kuru yaprak gibi düşerim döne döne
Adım adım geçerken birazcık daha öne
İşte önüm açıldı sıra bana geliyor

Mevsim kış mevsimidir sarıyor beni ayaz
Eflatun yeşil bitti her yerde renkler beyaz
Yaradanıma varsın yüreğimde ki niyaz
İşte önüm açıldı sıra bana geliyor

BÖYLE CAN ALMIYOR

Gözlerindeki ışık sanki irem bahçesi
Yıllarca suskun kalan tüm dillerin lehçesi
Kalbimi parçalayan birer kartal pençesi
Azrail bile böyle yakıcı can almıyor


Dünyaya kafa tutup isyan kaldırır gibi
Keskin kılıca benzer kalbe saldırır gibi
Karanlığı yırtıyor hem de çıldırır gibi
Azrail bile böyle yakıcı can almıyor


Titretirken içimi sefil bir öz bırakır
Gizemli bakışların sualsiz bir söz bırakır
Tutuşturur kalbimi bir avuç köz bırakır
Azrail bile böyle yakıcı can almıyor


O bakışı karşılık verecek fermanım yok
Zelzeleye tutuldu vücudum dermanım yok
Yavaş yavaş zehrini kalbime boşaltan ok
Azrail bile böyle yakıcı can almıyor


Bakışın kızıl alev siyah kaşın kemer mi
Hangi ırkın gözleri Eti Aka Sümer mi
O bakışların sanki birer fırlamış mermi
Azrail bile böyle yakıcı can almıyor

BEN SANACAKSIN

Yalnızlık sinsice seni boğarken
Bensiz günlerine kabus doğarken
Kapında bir takım sesler duyarken
Giden ayakları ben sanacaksın


Akıl girdabında, fikir hesapta
Artık olmayacak zikir hesapta
İnadın uğruna tuttuğun safta
Biten benlikleri ben sanacaksın


Tomurcukken yoldun o filizleri
Takip edemezsin bende izleri
Hiç mi hiç görmeden giden yüzleri
Geçen gölgeleri ben sanacaksın


Kafanda olacak cevapsız soru
Tamamen söndürdün kalpteki koru
Beyaz bulutlardan aşağı doğru
Yağan yağmurları ben sanacaksın


Kırdın tünediğin yerde dalını
Zaten kaybetmişsin doğru yolunu
Kucaklamak için açıp kolunu
Esen rüzgarları ben sanacaksın


Aklın karışıyor sapla samanda
Vakit kaybedersin geçen zamanda
Sigaradan çıkan acı dumanda
Tüten hayalleri ben sanacaksın


Küpün zarar gördüğü sirke keskine
Aşk yaramaz benim gibi küsküne
Yavaş yavaş kalkıp omuz üstüne
Binen salları da ben sanacaksın

Şiirler

. Eğitim Şiirleri
Erzurum Şiirleri
Gece Şiirleri
Çeşitli Şiirler
Gurbet Şiirleri
Gurur Şiirleri
Günaydin Şiirleri
Güneş Şiirleri
Dertli Şiirler
Duyulmamış Şiirler
AğLatıcı Şiirler
Dokunaklı Şiirler
Can Yakıcı Şiirler
Efkarlı Şiirler
Hayvan Şiirleri
islam Şiirleri
Eğitimle iLgiLi Şiirler
Erkekler için Şiirler
Kadınlar için Şiirler
Fedekarlık Şiirleri
Fransızca Şiirler
Hollandaca Şiirler
Hatıra Şiirler
Havalı Şiirler
uyuz Şiirler
Kocam için Şiirler
Karım için Şiirler
ürkütücü Şiirler
Korkuyla ilgili Şiirler
Muhteşem Şiirler
Eski Şiirler
istanBuL Şiirleri
Neşeli Şiirler
Gıcık Şiirler
izmir Şiirleri
Kahraman Şiirleri
Kin Şiirleri
Güven Verici Şiirler
Geyik Şiirler
Peygamber Şiirleri
Sinir Şiirler
Sıcak Şiirler
Sempatik Şiirler
Kaliteli Şiirler
Küsmek iLe iLgiLi Şiirler
Hayatla iLgiLi Şiirler
Gitme iLe iLgiLi Şiirler
Politika Şiirleri
Kötülükle iLgiLi Şiirler
Küçük Şiirler
Kıymetli Şiirler
Kibar Şiirler
Komik özlü Şiirler
Kardeşlikle iLgiLi Şiirler
Kıl Şiirler
ibretlik Şiirler
içten Şiirler
Savaş Şiirleri
inci Şiirleri
ince Şiirler
itici Şiirler
intihar Şiirleri
intikam Şiirleri
sevinç Şiirleri
ingilizce Şarkı Şiirleri
iğneli Şiirler
Terk Edilme Şiirleri
Şehir Şiirleri
iLahi Şiirler
Manyak Şiirler
Mutluluk Şiirleri
Minik Dualar iLahi Şiirler
Milli Şiirler
Nazarla ilgili Şiirler
Uzun Şiirler
Tanrı Şiirleri
Tarih ŞiirLer
unutulmaz Aşk Şiirleri
Platonik Aşk Şiirleri
Rap Şiirleri
HipHop Şiirleri
Sevimli Şiirler
Sert Şiirler
Sihirli Şiirler
Sevenler için Şiirler
Sevgisizlikle iLgiLi Şiirler
Sıradan Şiirler
özeL Şiirler
özgür Şiirleri
ürpertici Şiirler
ülkücü Şiirleri
Yalan Şiirler
Umut Şiirleri
iyi Şiirler
umut Şiirleri
ufak Şiirler
uğurlu Şiirler
janjanlı Şiirler
Love Şiirler
Kamyon Arkası için Şiirler
Araba Arkası için Şiirler
Motor MotosikLet Arkası için Şiirler
Minibüs Arkası için Şiirler
Şöför Şiirleri
Düşündürücü Şiirler
Zehir Edici Şiirler
Renkli Şiirler
Vefat Edenler için Şiirler
Yararlılar için Şiirler
Babalar Günü Şiirleri
Anneler Günü Şiirleri
SevgiLiLer Günü Şiirleri
23 Nisan Çocuk Bayramı Şiirleri
Barış Şiirleri
Bayrak Şiirleri
Bayram Şiirleri
KandiL Şiirleri

     Tasarım : ZaLim       ŞiirLer

Günün Sözü :

Günün Sözleri:

İster kral, ister köylü olsun, dünyada en mutlu insan evinde huzur olandır. Goethe
Hayatta üç şeyi sevdim; Seni, kalbimi, ümit etmeyi...Seni sevdim, sensin diye, Kalbimi sevdim, seni sevdi diye, Ümit etmeyi sevdim, belki seversin diye...


-Gizle-